Pazar, Ocak 25, 2009

Ben TRT’de iken...

Portoroz nere ki?

TRT Haber Merkezi’nde dört buçuk yıl çalıştım.. Bu sürede beş-altı kez yurtiçi, bir kez de yurtdışına iş gezisine gönderildim. İlginçtir, yurtiçinde yaptığım iş gezilerinin hepsi Ankara’nın doğusuna, yurtdışına yaptığım tek gezi ise Türkiye’nin doğusuna değil ama, neredeyse o anlama gelen Yugoslavya’ya idi. Her biri on beşer gün süren yurtiçi gezilerimin ikisinde Doğu Anadol’yu Malatya’dan başlayıp Hopa’ya kadar neredeyse adım adım gezme şansını buldum. Ama nedense birlikte çalıştığım arkadaşlarımın çoğu İngiltere’ye Fransa’ya, Almanya’ya hatta Amerika’ya kadar gönderildiler de bana sadece Yugoslavya uygun görüldü. Yine de neme lazım, ta 1967 yılında, yani kırk bir yıl önce yaptığım bu gezinin tadı hâlâ damağımda.

Haber şefimiz Muammer Yaşar Bostancı, haber merkezinin büyük salonundaki yarısı camlı ahşap bölmeli makamına çağırıp da,

Şahinim hazırlan bakalım Yugoslavya’ya gidiyorsun, ama gitmeden önce askeri bir eğitimden geçeceksin” dediğinde, bana biçilen seyahatte gene bir bit yeniği var diye düşünmekten kendimi alamadım. Seyahatin Uluslararası Adriyatik Kupası Paraşüt Yarışları’ya ilgili olduğunu öğrenince de, bunun ciddi bir iş gezisinden çok bir dinlenme fırsatı olduğunu anladım, ama gelgelelim konu benim için hem çok yabancı, hem de ürkütücüydü. Hayatında sadece üç beş kez ayağı yerden kesilmiş birisinin paraşüt yarışlarını izlemeye gönderilmesi ve bir de seyahat öncesi eğitimden geçmek zorunda olması doğrusu pek hoşuma gitmemişti. Uçak korkusu da cabasıydı. Buna rağmen eğitimin sadece masa başında olacağını düşünüp rahatlamıştım.

Seyahat Ağustos’un 17’sinde idi. Ankara’dan askeri bir uçakla İtalya’nın Trieste kentine gidilecek, oradan otobüsle Adriyatik Denizi’nin kuzeyindeki turistik kasaba Portoroz’a geçilecek, 30 Ağustos günü de aynı yolla Ankara’ya dönülecekti. Ağustosun ilk haftasıydı, Faik adında bir hava assubayı, resmi bir araçla beni TRT’den alıp, Etimesgut Askeri Havaalanı’ndaki Türkkuşu Paraşüt Okulu'na getirdiğinde ilk şoku yaşadım. Alanda sıra sıra dizilmiş uçaklar vardı, vardı ama, hepsi de İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma, adeta antika görünümlü C-47’lerdi (öteki adıyla Dakota). Birkaç tane de, markalarının Cesna olduğunu sonradan öğrendiğim küçük ve yeni uçak vardı.

Hayat dolu bir “ölü”

Eğtimin ilk günü tanışmalar ve okulun tanıtılmasıyla geçti. Hayatımın en ilginç insanlarından birini bu ilk günde tanıdım. Paraşüt Okulu Müdürü Emekli Hava Yarbay Cahit Berk... Nam-ı diğer Ölü Cahit. Sonradan öğreniyorum ki, ilk kez Harp Okulu’nda futbol maçı oynarken sahada yığılıp kalıyor, öldü sanılıyor ama sonradan ölmediği anlaşılınca adı ‘Ölü Cahit’e çıkıyor. Daha sonra da Kore’de şehit düşen Cahit adında bir üsteğmenin künyesi Türkiye gelince, Ölü Cahit bir kez daha öldü sanılıyor ve lakabı iyice pekişiyor.

Hani bazı insanlar vardır, tanıdığınız anda anlamsız, soğuk ve itici gelir. Nereden çıktı bu adam, diye düşünürsünüz. Bir an önce işinizi bitirip ilişkinizi kesmek duygusu belirir içinizde. Bunu başaramazsanız ilişkinizin nasıl süreceğini kestiremez, olabildiğince resmi ve soğuk davranmayı seçersiniz. İşte Ölü Cahit o gün öyle birisi benim için... Belki de adının başına takılan “ölü” sözcüğünün bendeki etkisi... Ama asıl Ölü Cahit’i, sabredip yazının devamını okursanız tanıyacaksınız...

Tanışmanın ardından iki kez daha götürüldüm Türkkuşu’na. Son Türkkuşu ziyareti, Portoroz’a uçuştan iki gün önceydi ve o gün paraşütçü gençlerin antrenman atlayışları vardı. Atlayışları uçaktan izlemem istendi. Erkekliğe bok sürmek olmazdı. Okul Müdürü Ölü Cahit ve paraşütçü gençlerle birlikte üzeri yamalıklarla dolu bir C-47’ye bindik. İçinin de dışından farkı yoktu uçağın. Daha alanda dururken motorlarının sesinden zangır zangır titriyor ve korkudan titrememi de bir güzel saklıyordu. Bu arada Ölü Cahit bir yandan gençlerle konuşuyor, bir yandan da bana açıklamalarda bulunuyordu. Atlayışlar üç bin metreden yapılacak, yani dile kolay, üç kilometre yüksekten, paraşütler yere birkaç yüz metre kala açılacak ve yerde belirlenmiş bir noktaya inilecekti. Başlangıçta paraşütlerin neden yere birkaç yüz metre kala açılacağını anlamakta bir hayli zorlandığımı ama soru sorma cehaletini göstermemek için susup, başımla onayladığımı anımsıyorum.

Atlayışları iyi görebilmem için belime, uçağa kancayla bağlanmış kalın bir kemer takılıp sürekli açık tutulan kapının yanına oturtuldum. Her bir yeri sarsılarak büyük bir gürültüyle kalkan uçak havaalanının çevresinde turlar atarak yükseliyor, bu arada delikanlılar, açık kapıdan yarı bellerine kadar sarkıp, uçuşun yarattığı şiddetli rüzgarın özellikle yüzlerinde oluşturduğu deformasyonu bana göstermeye çalışıyorlardı. Hele ağızlarını rüzgara açmıyorlar mı, ağız boşluklarına dolan hava avurtlarını ve dudaklarını lahana yaprağı gibi inceltip genişletiyor, avurtları yüzlerinin tamamını kapatıyordu.

Şimdi, belki de korkudan belleğime kayıt edemediğim için ayrıntısını anımsayamadığım birkaç komut üç bin metreye ulaştığımızı gösterdiğinde gençler peş peşe atlamaya başlıyorlar. Atlayan genç boşlukta hızla küçülüyor ve aşağıdaki sararmaya yüz tutmuş tarlalara doğru gözden kayboluyor. Ölü Cahit, kolumdan tutmuş, uçak gürültüsünü bastırabilmek için var gücüyle bağırarak boşlukta birbirine yaklaşmakta olan gençleri gösteriyor. Korkudan uçağın soğuk metaline sıkı sıkı tutunarak, paraşütleri henüz açılmamış gençlerin ellele tutuşup bir halka oluşturduklarını görüyorum. Yüreğim ağzımda... Biraz sonra halka dağılıyor ve rengarenk paraşütler birbiri peşi sıra açılmaya başlıyor. Manzara benim için bütün ürkütücülüğüne rağmen nefis...

Ölü Cahit’le aramızdaki mesafe giderek kapanıyor. Çok sıcak ve samimi davranıyor. Hatta bana adımla değil, Jurnalist diye hitap etmeye başlıyor.

Uçak yükselirken yaptığı gibi alanın üzerinde daireler çizerek alçalıyor, tekerlekler piste değdiğinde derin bir nefes alıyorum. O gün, kısa bir süre sonra canciğer kuzu sarması olacağım Portoroz yarışmacılarını daha yakından tanıyorum. Alpay Açıl, Erdoğan Menekşe, Sadık Sindel, Atilla Parla, Tuna Atıcı, Ahmet Talu, Yalçın Eraslan, Ziya Öztan...

Gençler arasında en çok ilgimi çekeni Erdoğan Menekşe. Menekşe adeta amatörlüğü geride bırakmış bir fotoğraf sanatçısı. Ekipteki görevlerinden biri de etkinlikleri fotoğraflayarak kalıcı kılmak. İşinde son derece duyarlı ve titiz. Onun bu başarısı yıllar sonra Türkiye'nin tarihi ve arkeolojik değerlerini havadan fotoğraflayarak oluşturduğu paha biçilmez değerde bir kitapla kanıtlanıyor.

Ver elini Portoroz...

17 Ağustos’ta erkenden Etismesgut Askeri Havaalanı’nda buluşuyoruz. Kafile bir hayli kalabalık. Türk Hava Kurumu’ndan iki yönetim kurulu üyesi Hava Kuvvetlerinden gözlemci olarak Faik adında bir assubay ve Muzaffer adında bir yüzbaşı ve görevli birkaç kişi daha. İlk menzil İtalya’nın Brendizi hava üssüne bağlı alanda mola verip yakıt ikmali yapıyoruz. Daha sonra da, hayli eğlenceli geçen altı-yedi saatlik bir yolculukla Trieste’deyiz.

Geceyi Trieste’de geçirip sabah erkenden otobüsle Portoroz’a geçiyoruz. Bizim Ege kasabalarına benzeyen şirin bir kasaba. Dome Motel’in lobisinde mini etekli, sarışın Yugoslav güzelleri, ayaklı küçük kadehlerde bir şeyler ikram ediyor. Sabahın köründe, on iki gün boyunca Yugoslavlar’ın, damaklarımızda ve damarlarımızda taht kuran ünlü erik rakısı sljivovica’yla tanışıyoruz. Aslında onu böylesine benimsememize, sljivovica’nın kendisi mi, yoksa elinde tepsilerle önümüzde eğilen sarışınların sunduğu güzellikler mi, hâlâ kestirebilmiş değilim. Çünkü portoroz’da kaldığımız yaklaşık on gün boyunca en az sljivovica kadar onlar da damaklarımızda ve damarlarımızda benzer tatlar bıraktı.

Portoroz keyifli bir tatil kasabası. Avrupa’nın hemen her yerinden turist dolu. Almanlar, İtalyanlar, Avusturyalılar çoğunlukta. Adriyatik Kupası bu yoğunluğu daha da zenginleştirmiş, Avrupa dışında da pek çok ülkeden paraşütçü, yönetici ve gazeteci kaynıyor ortalık. Biz de onlardan birileriyiz. Ortama uyum sağlamada hiç gecikmiyoruz. Bu konuda Ölü Cahit inanılmaz biri. Bölge insanıyla Sırpça, Hırvatça ve Slavca, yabancılarla Fransızca ve İngilizce konuşuyor; hatta ilerde sözünü edeceğim aryalarıyla da İtalyanca bildiğine inandırıyor herkesi.

Neredeyse sabaha karşı uykuya vardığımız için, günlük antrenmanlara en geç biz katılıyoruz. Tez zamanda ayartılıyoruz. Türk olmamız ve gerektiği kadar çanak tutmamız, Boşnak güzellerin etrafımızda pervane dönmesine neden oluyor. Onların çatpat Türkçe konuşmaları da dostlukları iyice pekiştiriyor. Bizim takım için hayat, bol biralı ve bol şaraplı akşam yemeğinde başlıyor, geceyarısı, sığınaktan dönüştürülmüş diskoda sona eriyor, uykudan ve içkiden yalpalayarak moteldeki odalarımıza döndüğümüzde de çoğu zaman, gözden kaybolduğunu farketmediğimiz bir arkadaşımızı suçüstünde yakalıyorduk. Boşnak güzelleriyle yakınlık, yarışmanın yapıldığı havaalanında kurulan çadırlarda bile sürüyordu. Özellikle Hanife adındaki Boşnak güzel, Erdoğan Menekşe’nin gölgesi gibi dolaşıyordu. Dönüşte onun Erdoğan için döktüğü gözyaşlarını hiç unutmuyorum.

Bizim ekibin en popüler tipi kuşkusuz Ölü Cahit’ti. Cahit bana adımla hitap etmek yerine Journalist dediği için adım journalist’e çıkmıştı. Hiç tanımadıklarım bile bana journalist diye seslenmeye başlamıştı. Bu arada bir de İtalyan dost edinmiştik. Louisa Ziliani. Louisa, yirmi beş yirmi altı yaşlarında, ufak tefek, sevimli, fıkır fıkır bir gazeteciydi. Bütün gününü bizimle geçiriyordu. Ekipteki Hava Yüzbaşısı Muzaffer’le de pek içlidışlı olmuştu. Birkaç ay sonra onun hasretine dayanamayıp Ankara’ya gelmiş, bir hafta kadar benim evimde konuk olmuştu.

Portoroz’da günler pek keyifli geçiyordu. Ölü Cahit’le dostluğum iyice ilerlemişti. Gün boyu elimizden sljivovica şişesi düşmüyordu. Bir gün onunla, her şeyi bir yana bırakıp, sahilden yürüyerek komşu kasaba Piran’a gitmeye karar verdik. Orası Portoroz’dan biraz daha büyükçeydi ve alışveriş edecek çarşısı, kitap ve plak satan birkaç dükkanı vardı. Niyetimiz de, Türkiye’de yasak olan Nazım Hikmet kitapları almaktı. Kahvaltıdan sonra spor bir sırt çantasına iki şişe sljivovica ile iki kadeh koyup yola çıktık. Daha Piran’a varmadan şişelerden biri boşalmıştı bile. Cahit tam bir İtalyan tenoru gibi aryalar söylemişti sahil boyunca. Piran’da o kafayla girip çıkmadığımız dükkan kalmadı. Sanıyorduk ki, Nazım Hikmet’in adını söyler söylemez akan sular duracak ve büyük bir saygıyla önümüze kitaplar konulacaktı. Düş kırıklığı gecikmedi. Tezgahtar kızlar Nazım adını bizden duyuyorlar ve aptal aptal yüzümüze bakıyorlardı. Onlara küçümser bir tavırla “Siz ne biçim komünistsiniz, Nazım Hikmet’i nasıl tanımazsınız?” ya da “Siz komünist değil misiniz?” diye bağırıyor, her seferinde “Hayır” yanıtını alıyorduk. Bu durumu hazmedemediğimiz için bir kitapçıda olay çıkarmamıza ramak kalmıştı da kızlar polis çağıracaklarını söyleyince, Türkçe küfürler ederek kendimizi dışarıya zor atmıştık.

Venedik’te beyaz şarap ve Kayseri mantısı…

Yarışmaları ara verilen bir gün ekip halinde Venedik’e gittik. İstasyonda trenden inince Türkçe şamatamızı duyan orta yaşlı esmer sevimli bir görevlinin koşarak yanımıza gelip boynumuza sarılmasını hiç unutamam. Yirmi yıl önce Adana’dan Venedik’e gelip tren işletmesinde çalışmaya başlayan hemşehrimizden neredeyse gözyaşları içinde ayrılacaktık. Sonra ekiptekileri ekip, iki yakası restoranlarla ve hediyelik eşya satan dükkanlarla, ortadaki kaldırımı ise Türkçe bile pazarlık edebilen Roman işportacı kadınlarla dolu uzun yoldan San Marco Meydanı’na kadar yürüyüşümüzü ve girdiğimiz bir restoranda menüdeki en uzun isimli yemeği ısmarlayıp, yarım saat bekledikten sonra şaşkınlık içinde bol sarmısaklı ve yoğurtlu Kayseri dolma mantısı yediğimizi de hiç unutamam. Üstelik de daha once ısmarladığımız buz gibi beyaz şarapla… Bir de yol boyunca bizi izleyip de Türk olduğumuzdan kuşkusu kalmayınca, muavin olarak çalıştığı TIR Venedik’te alıkonulduğu için parasız pulsuz kaldığını anlatıp yardım isteyen Ali adındaki delikanlıya inanıp cebimizdeki Liretlerin tümünü verdiğimizi, sonra da çocuklardan para istemek zorunda kaldığımızı da unutamam.

Yarışmalar sona yaklaştıkça dereceye girme ümidimiz de uçup gidiyordu. Bireysel başarı gösteren ve alkışlanan arkadaşlarımıza rağmen takım halinde tam uyum sağlayabilmiş ve yarışa asılmış durumda değildik. Orada başka bir yarışma yapılsa, Adriyatik Kupası’nın en sempatik, en popüler, en sevecen ve en çapkın ekibi mutlaka biz olurduk. Sonuçlar açıklandığında sonlara doğru dereceye girebildiğimizi öğrendik.

30 Ağustos günü tası tarağı toplayıp, otobüsle Udine’ye geçtik. Tabii tası tarağı derken, on iki gün boyunca, çevredeki Lubliana, Kooper gibi kentlerde yaptığımız alışverişlerden de söz etmem gerekir. Buzdolapları, çocuk arabaları, televizyonlar, radyolar, pikaplar, teypler, giyim kuşam, otobüsün tıka basa dolmasına neden olmuştu. Benim aldıklarım ise bölge müziğinden sekiz on adet LP plakla, çok hoşuma gittiği için almadan edemediğim, koyu yeşil renkli altı bardakla bir sürahi idi. Ankara’da gümrük memuru yüzüme bakıp,

Kardeşim Paşabahçe’de bunların âlâsı var, yazık değil mi para vermişsin şu camlara...” dediği zaman yüzümün kızardığını anımsıyorum.

Bizi götürecek uçak önceden gelmiş, uçuş ekibindekiler de alışveriş için Venedik’e gitmişti. Alanın “snackbar”ında kafaları iyice bulup, onların dönüşünü beklerken benim dışımda herkes, uçağın yanına yığdığımız yüke bakıp tahminler yürütüyor ve bir noktada birleşiliyordu. Bu uçak bu yükü almaz ve kaptan pilot da bu yükle uçağı kaldırmaz... Uçağın yorgun ve bitkin görünüşü ürkütücüydü. Yer yer yamalı bedenindeki kimi yerler aşınmış, boyalar solmuş, yazılar ve şekiller büyük ölçüde silinmiş, hurdaya ayrılmayı bekler bir görüntü almıştı.

Taze Albay’ın ettikleri...

Biz bu tartışmaları yaparken uçağın yanına, bir kamyonet geldi. Gelenler uçuş ekibiydi ve kamyonet onların Venedik’ten aldığı ev eşyalarıyla tıkabasa doluydu. O gün Albaylığa terfi eden ve apoletlerindeki yıldızlar pırıl pırıl parlayan Kaptan Pilot Mehmet Şahin çenesini ovalarken eşya yığınlarını derin derin süzmüş ve zor duyulur bir sesle,

Tayyareyi iyi yerleştirebilirsek mesele yok, Allahın izniyle kalkarız” demişti. Bir ara Albay Mehmet Şahin, Ölü Cahit, ekipteki Hava Yüzbaşı Muzaffer ve soyadını anımsayamadığım uçağın ikinci pilotu Üsteğmen Koray barın bir köşesindeki uzunca bir fiskostan sonra yanımıza gelmiş ve çocuklara uçağın nasıl yerleştirileceğini anlatmaya başlamışlardı. Buna göre paraşüt torbaları uçağın tabanına ve iki yandaki branda oturmalıkların altlarına, eşyalar ise kuyruktaki ve kokpitin girişindeki sağlı sollu boşluklara düzgün bir şekilde yerleştirilecek, böylece hem uçağın dengesi sağlanmış olacak hem de yaklaşık sekiz saat sürecek yolculuk için torbaların üzerinde yaşanabilir bir ortam yaratılacaktı.

Şimdi bile aklıma geldikçe sırtımdan soğuk terler akmasına yol açan bu durum, yarım şişe sljivovica’ya rağmen bilincimi kilitlemişti. Düşünmek, akıl yürütmek, tahminde bulunmak, kuşkulanmak, korkmak, tedirgin olmak gibi tüm melekelerimi yitirmiş, rüyada ya da uykuda dolaşır bir hal almıştım. Çünkü yapabileceğim hiçbir şey yoktu ve edeceğim tek kelime bile, ödleklikle suçlanmama ve alay konusu olmama yetecekti.

Saat 16.00’da uçak zar zor, ite kaka yerleştirilmiş, her birimiz, uçağın zeminini en az yarım metre yükselten paraşüt torbalarının üzerinde yerlerimizi almıştık. Taze Albay Mehmet Şahin ve iki uçuş teknisyeni dışında hemen hepimiz bulut gibi değilsek bile sakinleştirici almışçasına içkili ve çakırkeyftik. Kaptan Pilot’un ilk talimatı, herkesin uçağa dengeli şekilde yerleşmesi ve uçak kalkıncaya kadar kimsenin yerinden kımıldamaması oldu. Tabii emniyet kemeri falan hak getire…

Alandan büyük bir gürültüyle kalktık. Brendizi’ye kadar Kaptan Pilot’un birkaç kez kokpitten kafayı uzatıp,

Çocuklar tepişip durmayın tayarrenin içinde, dengeyi sağlayamıyorum; daha sakin lütfen!..” uyarılarından başka ilginç bir şey olmadı. Bu arada takım kaptanı Alpay Açar dışında, pilot brövesi olan paraşütçü gençlerden hiçbirine de uçağı kullanma izni verilmedi.

Yaklaşık dört saat sonra yakıt ikmali için Brendizi’ye indiğimizde gece bastırmıştı. Hem uçağın yakıtı hem de bizim içki ikmalimiz tamamlanmış, benim dışımda herkes uçaktaki yerini almıştı. Belli etmemeye çalışarak Kaptan Pilot’un gölgesi gibi dolaşıyor, sürekli hareketlerini gözlüyor, yolun geride kalan bölümüyle ilgili risk olasılıklarını keşfetmeye çalışıyordum. Albay Şahin’le ikinci pilot Üsteğmen Koray uçak kapısının önünde durmuş alçak sesle konuşuyorlardı. Duyduğum cümleler dizlerimin bağının çözülmesi için yeter de artardı bile. Albay Şahin yardımcısına,

Gümrükçü dostun olsun yeter, hayat ne ki?

“Koraycığım, bütün mesele kalkıncaya kadar, gerisi kolay. Allahın izniyle bir kalkabilsek mesele yok…” diyordu. Üsteğmen Koray ise tırnaklarını yerken komutanını destekler sözler mırıldanıyordu ama, ettiği bir söz, mideme kramp girmesine neden olacak kadar vahimdi.

Albayım, keşke ful depo yapmasaydık, Etimesgut yerine İzmir Çiğli’ye inerdik en kötüsü…” demiş, Taze Albay da onu

Koraycığım Çiğli’de bildik hiç kimse yok, gümrükte fena takılırız…” diye yanıtlamıştı.

Belki de duyduklarımdan paniklediğim ve midem bulandığı için, uçağa bindiğimde yüzüm kül gibiydi ama, loş ışıkta kimse fark etmemişti. Herkes yerine yerleştikten sonra uçak ufak ufak sarsıldı, kımıldadı, sonra pistte gönülsüzce yürümeye başladı. Üzerine oturduğum branda paraşüt torbasının kıvrımlarını yakalamış, bütün gücümle sıkıyordum. Ellerim terden sırılsıklamdı. Uçak biraz daha hızlandıktan sonra motor gürültüsü kulakları sağır edecek kadar yükseldi. Tıklım tıklım dolu olmasına rağmen uçak saralı hasta gibi tirtir titriyordu. Sonra o yorgun hız biraz daha arttı ve yeri göğü birbirine katan bir gürültüyle uçağı silkelemeye dönüştü. Evet, galiba kalkıyorduk, tabii kalkabilirsek… Uçağın ufacık pencerelerinden karanlığı delercesine bir şeyler görmeye çalışıyor, ama kanadın ucunda bir aşağı bir yukarı hareket eden kırmızı ışıktan başka bir şey göremiyordum. Uçak sanki büyük bir çabayla kanat çırpıyor ve ağır gövdesini taşıyıp yükseltmek için olağanüstü çaba harcıyordu. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum, gürdültü biraz azaldı, monotonlaştı ve azalıp titreşime dönen sarsıntıyla birlikte sakinleşti.

Bunları yaşarken hep başkalarının, özellikle Havacı Albay Muzaffer’in ve Ölü Cahit’in yüzlerine, gözbebeklerine çaktırmamaya çalışarak dikkatle bakıyor, bir şeyler öğrenmeye, birtakım ipuçları edinmeye çalışıyordum. Biraz sonra gerginlik yerini içkilerin de verdiği rehavete bırakmış, paraşütçü gençler torbaların üzerinde pişti oynamaya başlamıştı. Bir saat kadar sonra Havacı Binbaşı Muzaffer’le Ölü Cahit kokpite çağrıldı. Bir şeylerin yolunda gitmediği kokusu genzimi yakmaya başlamıştı. Biraz sonra Binbaşı Muzaffer kabine döndü. Herkesin gözü üzerindeydi. Umursamaz bir tavırla,

Radyokompar’ın biri bozulmuş ama yedeği çalışıyor, endişe edecek bir şey yok” dedi. Tabii ben derhal antenlerimi germiş, radyokompar’ın, uçağı otomatik olarak rotada tutan elektronik cihaz olduğunu öğrenmiştim. Bu arada dikkatimi çeken en önemli şey, İkinci Pilot Üsteğmen Koray’ın durumu idi. Koray sıksık kokpitten çıkıp, torbaların arasına sıkıştırarak zulaladığı ‘brandy’ şişesini çıkarıp iki fırt çekiyor, sonra şişeyi yerine sıkıştırıyordu. Bu durum, uçaktan sorumlu ikinci kişinin yaşadığı paniği ifade ediyordu bana. Ödlek damgası yememek için sıkıntılarımı ve vehimlerimi kendime saklıyor, her geçen dakika daha da geriliyordum.

Bir süre sonra asıl bomba patladı ve kokpitten çıkan Ölü Cahit,

Çocuklar paniklemeyin ama, ikinci radyokompar da devre dışı kaldı” dedi. Muzaffer’in yüzü bembeyaz olmuştu. Üsteğmen Koray’ın kokpite girip çıkması bir oldu. Sonra karşıma oturup tırnaklarını yemeye başladı… Bu arada uçakta panik iyiden iyiye yayılmaya başlamıştı. Ölü Cahit’in talimatıyla paraşüt torbaları açılmaya başladı. Ekip elemanlarından Havacı Astsubay Faik, hepimizi parmakla sayıyor, herkese bir paraşüt düşüp düşmediğini hesaplamaya çalışıyordu. Bende hoşafın yağı kesilmişti iyiden iyiye… İçimizde en soğukkanlı olan Ölü Cahit’ti. İşi gırgıra vuruyor, durumla dalga geçiyordu. Yanıma geldi,

Ulan Jurnalist, iki haftadır bizimle birliktesin, bırak atlamayı sana bir paraşüt bile giydiremedik, getir Tuna şurdaki paraşütü” dedi. Sonra da Tuna Atıcı’nın yardımıyla paraşütü sırtıma bağladılar, herhangi bir nedenle atlamak zorunda kalırsak, boşlukta kalır kalmız, elime tutuşturdukları deklanşör denen kordonu çekmemi tembihlediler. O andaki durumumla ilgili bir şeyler söylememe ya da yazmama gerek var mı bilmiyorum.

Karanlıkta yapılan tahminlere göre tam Yunanistan üzerinde uçuyorduk ve Kıbrıs nedeniyle aramızdaki ilişkilerin gerginliği yüzünden askeri bir uçağın mecburi iniş yapmasının mümkün olup olmadığı tartışılıyordu. İşte ne olduysa tam bu sırada oldu ve uçak büyük gürültülerle inip inip kalkmaya başladı. Herkes birbirine sarılmış, sağa sola savrulmamak için tutunmaya çalışıyor, bir yandan da dua üstüne dua ediyordu. Bir yandan da uçağın gövdesine kulakları sağır eden bir gürültüyle taş toprak gibi bir şeyler çarpıyor, felaket tablosunu doruğa çıkarıyordu. Ben kesin mecburi iniş yaptık, taşlı çakıllı bir arazide gövde üzerinde sürükleniyoruz diye düşünüyorum ve yanımdakilere panik içinde “Nereye indik, nereye indik?..” diye soruyorum, ama kimse cevap verebilecek durumda olmadığı için sorularım gürültüde kaybolup gidiyor. Birisinin “Oraj!.. Oraj!..” diye bağıran sesi çalınıyor kulağıma.

Bana bir asır gibi gelen bu dehşet anı birden kesiliyor ve her şey sakinleşiyor. O büyük gürültüden sonra, uçağın daha önce rahatsız edici düzeydeki motor gürültüsü yok oluyor sanki. Herkes birbirine sarılıp öpüşüyor ve geçmiş olsun dileğinde bulunuyor.

Sonra ayrıntısıyla öğreniyorum ki, rayokompar’sız uçtuğumuz için oraj denilen bir bulut kümesinin içinden geçmişiz; geçmişiz ama mucize eseri kurtulmuşuz. Çünkü elektrik yüklü bu bulut kümesinde şimşek, yıldırım, dolu, fırtına ve bir uçağı düşürebilecek her şey varmış. Örneğin düşen bir yıldırım elektrik donanımını sıfıra indirir, uçağın havada saçma yemiş bir kuş gibi döne döne yere düşmesine neden olurmuş. Atlatılan büyük felaketten sonra, inşallah bird aha oraja girmeyiz temennileri arasında yola devam ediyoruz. Saat gecenin on birini geçiyor. Pencerelerden göründüğü kadarıyla artık hava açık ve bulutsuz. Hatta aşağıya bakarak kıyı şeritlerindeki ışıklardan bulunduğumuzu yeri kestirmemiz bile mümkün…

Yaşasın, orman yangını…

Çocuklardan birinin sevinç çığlığı üzerine pencerelere yöneliyoruz.

Geldik geldik… Orman yangını var bakın!..” diye bağırıyor. İçin için ve acı acı gülümsüyorum, Türkiye’yi belirleyen simgenin bir orman yangını olduğunu düşünerek. Gerçekten de öyle, Ege’nin güneyi olduğunu tahmin ettiğimiz bir bölgede büyükçe bir yangın var… Biraz sonra da havadan ışıkların çizdiği izmir profilini görüp derin bir nefes alıyoruz. Ve nihayet bir saat kadar sonra Ankara Etimesgut Havaalanı’na iniyoruz sağ salim. Gecenin saat yarımında gümrüğe girmeden once uçağın önünde toplanıp vedalaşırken Taze Albay Mehmet Şahin, gemisini kurtaran bir kaptan edasıyla utanıp sıkılmak bir yana, böbürlenerek,

Arkadaşlar, hepimize geçmiş olsun, doğrusu yüzde bir ihtimalle inebildik Ankara’ya” diyor. Benim duyduğm, ama belki aramızda başkalarının da bilip de sözünü etmediği gerçeği haykırarak, “Üç kuruşluk eşyanın gümrükten kurtarılabilmesi için hayatlarımızı riske attın ey Türk Ordusu’nun Taze Albayı” diyecek gücü, iradeyi ve cesareti bulamadığım için, olayı anımsadıkça kendimi hep suçladım, şimdi de olduğu gibi.

Saat ikiye doğru eve gelip aynaya baktığımda kendimi tanımakta zorlandım. Yüzüm simsiyahtı… Bu serüven kaç yılıma mal oldu bilemem ama, en büyük tesellim, Ölü Cahit’in ve o güzel gençlerin dostluğu oldu.

Perşembe, Aralık 18, 2008

Kıl Yılmaz'la esrar kaçakçılığı

Önce kahramanları tanıtayım.

Kıl Yılmaz: Adapazarlı. Ünlü yönetmen Yavuz Özkan’ın ağabeyi. Ta 1950’lerin Ankarasından, ilk gençlik yıllarımdan tanırım. Hani ‘şeytan tüyü var’ deriz ya... Bırakın tüyünü, bu şeytanın ta kendisi. Onu yakından tanımasanız, Othello’nun Iago’sunun canlanıp karşınıza dikildiğini ve gözlerinizin içine bakarak sinsi sinsi gülümsediğini sanırsınız. Bütün sempatisine karşın, o yıllara özgü uzun favorileri, Hüseyin Baradan’ınkine benzeyen ince ve uçları hafif kıvrık bıyığının altındaki sürekli tebessüm eden dudakları, felfecir okuyan siyah gözbebekleri ile, ağzını açıp iki laf etmesine gerek kalmadan kendinizi pasif bir koruma altına almanız gerektiği duygusunu yükler size.

Hukuk Fakültesi’ni bitirmiş, Anafartalar Caddesi’ndeki bir avukatın yanında staj yapıyor, ama hemen hemen bütün zamanı bizlerle.. Aramızdaki adı Kıl Yılmaz... Çünkü gerçekten kıl... Lafını sözünü esirgemez, olmadık zamanda, olmadık kişiye olmadık lafı etmekten çekinmez, ortalığı karıştırır, sonra da tereyağdan kıl çeker gibi, yarattığı sorunun dışına alıverir kendini. Size de pirincin taşını ayıklamak düşer. Halen Ankara’da Gazi Üniversitesi’nde öğretim üyesi.

Mösyö: Asıl adı Necmettin Karaerkek. Onu da aynı yıllarda, hatta ne yılı, aynı aylarda tanıdım. Tokat eşrafından, Çerkez asıllı Şahin Bey’in dört oğlundan (Bedrettin, Necmettin, Saadettin, Hayrettin) biri. Uzunca ve zayıf bedeni, esmer teni, çıkık elmacık kemikleri ve yüzünün sert hatlarıyla tam bir Çerkez genci. Sevecen ve duygulu olmasına karşın, bu yanını, nedense erdem değil de zaafmış gibi belli etmemeye özen gösterir; dinlemeyi genellikle konuşmaya tercih eder, ama konuştuğunda da bile bile çam devirmekten çekinmez. O da hukuk mezunu ve avukat. Aramıza katılmadan önce bir süre Paris’te yaşadığı için aramızdaki adı Mösyö... Ankara Oran’daki evinde emekliliğini yaşıyor ve resim yapıyor.

Ayşe Kudat: Ne yazık ki onun için takma ad kullanamıyorum. Onu 70’li yılların başında Timuçin Yekta ve Özkan Taner’le birlikte kurduğumuz OPA adlı danışmanlık ve proje firmasındayken tanıdım. Harward’ın sosyal ilişkiler bölümünde doktorasını tamamlamış Türkiye’ye dönmüştü. Uluslararası alanda ünlenmek üzere emin adımlarla ilyerleyen genç bir bilim kadınıydı ve göçmen işgücü konusunda bir araştırma enstitüsü kurmak üzere Berlin Üniversitesi’ne gidiyordu. Anlatacağım öyküde rolü olmamakla birlikte ondan söz etmemeyi bir eksiklik olarak görüyorum ve kendimden söz etmeye gerek duymaksızın öyküye geçiyorum. Birkaç yıl önceki son görüşmemizde hâlâ ABD’de kendi şirketini yönetiyordu.

Berlin’den gelen davet

1975 yılında kendi başıma açtığım bin iş sonucu oldubittiyle karşılaşmış, İstanbul’un tanınan matbaalarından Karaca Ofset’i satın alarak, Küçükesat’ta, Akay yokuşunun bittiği noktayla Dörtyol arasında Danimarka Büyükelçilisi’nin eski konutu olan üç katlı binada Maya Matbaası’nı kurmuştum. (Bu serüveni bir başka yazımda anlatmak istiyorum.) O dönemde Yılmaz Özkan, Ayşe Kudat’ın Berlin Üniversitesi’nde kurduğu Araştırma Enstitüsü’nde çalışıyor, aynı zamanda da doktorasına hazırlanıyordu. Bir gün ikisinin evlenmeye karar verdiklerini öğrendik. Zaten birlikte yaşıyorlardı. Sonbahara doğru Yılmaz’ın doktorası bitince de Ankara’ya dönecekler ve resmen evleneceklerdi. Nitekim dönüşlerinden bir süre sonra Maya'nın ve diğer şirketimiz OPA'nın bulunduğu şirin binada elbirliğiyle gerçekleştirdiğimiz şık bir düğünle evlendiler.

Bu arada Yılmaz, Necmettin’le beni ısrarla Berlin’e davet ediyor, hem bir süre birlikte olmayı, hem de taşınmasına yardımcı olmamızı istiyordu. Aslında benim de böyle bir seyahate, işim gereği ihtiyacım vardı. Yeni kurulan matbaanın, Türkiye’de bulunmayan, bulunsa da çok pahalı olan birtakım gereksinimlerini Almanya’dan çok hesaplı şekilde sağlayabileceğimi düşünüyordum. Sonuçta Yılmaz’ın Balkanair firmasından aldığı ucuz biletlerle Berlin’e uçtuk. İlk sürprizi uçakta yaşadım. Almanların 'Şnaps' diye bir içkisi olduğunu biliyordum. Ne içeceğimizi soran resmi üniformalı irikıyım kabin görevlesinin önerdiği içecekler arasında da Şnaps adını duyunca, ne güzel daha Almanya’ya ayak basmadan rakılarından tadacağım diye düşünerek keyiflendim. Biraz sonra önüme konulan bardaktakinin meyveli gazoz olduğunu anlayınca dehşetli bozuldum. Meğer Mösyö bilir de söylemezmiş. Kabin görevlisinin bana önerdiği Şnaps değil, garip ve kaba bir telaffuzla söylediği Schweppes’miş.

Kurfürstendamm Strase’deki Türk...

Berlin gezisi pek eğlenceli başladı. Tabii ilk akşam Ayşe’yle Yılmaz’ın evinde bol şaraplı, bol biftekli ve bol patatesli bir akşam yemeği yeyip doya doya hasret giderdik. Sonrasında birkaç gün Berlin turlarıyla geçti. Aklıma estikçe yalnız başıma Berlin’i dolaşırken, beni tanımayan ama yüzümden, belki de o zamanki bıyıklarımdan Türk olduğumu anlayan, benim de, fötr şapkasındaki renkli kuş tüyleriyle köy meydanında dolaşır gibi yürümesinden tanıdığım pek çok Türkle selamlaştım, kısaca Kudam denilen Kurfürstendamm Strase’de... Temizliğine, yemyeşil geniş parklarına korna sesi duyulmayan ama su gibi akan trafiğine hayran kaldım Berlin’in.

Doğrusu Yılmaz’la Ayşe’nin misafirperverliğine diyecek yoktu. Yılmaz benim matbaa malzemelerini en elverişli koşullarla satın alabilmem için elinden geleni yapıyor ve Citroen’i ile beni götürmediği yer kalmıyordu. Mösyö ise kafasına göre takılıp Berlin’i geziyor, özellikle geceleri bizi ekiyordu. Hatta bir gece haber vermeden sabaha kadar gelmediği için bayağı endişelenmiş, sabahın köründe bitkin bir halde eve dönüp kanapede sızınca geceyi nasıl geçirdiğini anlamakta zorlanmamıştık. Bu arada Berlin’de yaşamakta olan ünlü yazar Füruzan da bizi yalnız bırakmıyordu.

Birkaç gün süren turistlikten sonra Ayşe’nin, Yaşar ve Feride adındaki iki arkadaşının yardımıyla evin eşyalarını toplamaya koyulduk. Demiryolları işletmesinden, Ankara’ya kadar gidecek bir vagon kiralanmış, bütün sorun eşyaların vagona kadar taşınabilmesine kalmıştı. Yılmaz her zamanki kıllığını yapmaktan geri kalmamış, boynunun tutulduğunu ileri sürerek taşınma işlerinden sıyrılıvermişti. Bütün gün üzerine bir battaniye çekip, ahlayıp oflayarak kanapede yatıyor, etrafa talimatlar yağdırıyor, üstelik bir de taşınmanın gecikmesinden yakınıp duruyordu.

Sonuçta, Yılmaz dışındakilerin işbirliği ile eşyaları vagona yüklemeyi başarmıştık. Bu arada benim çok ucuza satın aldığım kullanılmış ama hâlâ pırıl pırıl olan ofset kamera da vagona yerleşmişti. Çok mutluydum, artık matbaadaki film işleri, daha hızlı ve daha kaliteli şekilde çözümlenecekti. Vagon’un kapısını kilitleyip mühürlettikten sonra Berlin’deki işimiz bitmişti. Hamile olduğu için Ayşe’yi uçakla gönderdik, biz ise Yılmaz’ın ‘Citroen GS’ arabasıyla karadan gidecektik. O geceyi Berlin’de bir motelde geçirdikten sonra sabah erkenden yola çıktık. Tabii Yılmaz’ın hastalığından eser kalmamıştı. Öylesine iyileşmişti ki, bütün uyarılarımıza ve ısrarımıza rağmen direksiyonu ne bana ne de Mösyö’ye bırakmıştı.

Nerelerdesin İvo Bauçiç?..

Yolculuk çok keyifli geçiyordu. Özellikle Avusturya’dan geçerken o güne kadar sadece duvar takvimlerinde ve turizm afişlerinde gördüğümüz Alp Dağları ve eteklerindeki küçük kasabaların efsanevi görüntüleri nefesimizi kesiyordu. Geceyi Graz’da, nefis ‘şnitsel’li, bol patatesli ve biralı bir yemekten sonra otoyol kenarındaki bir motelde geçirdik.

Sabah salam, sosis ve jambonlu yumurtalarla mükellef bir kahvaltı yaptık ve birkaç saat sonra yaşayacağımız garip olaylardan habersiz yola koyulduk. Yugoslav sınır kapısını geçince pasaport ve gümrük kontrolü için durdurulduk. Mavi üniforması içinde sevimli, sarı saçlı, mavi gözlü, tombalak bir gümrük görevlisi pasaportlarımızdan Türk olduğumuzu anlayınca, resmi kimliğini bir yana bırakıp bizimle samimiyet kurmak istedi. Hatta şaka yapmaya bile yeltendi ama ne haddine... Dedim ya, aramızda bir kıl var... Berlin Üniversitesi’nden doktor payesini almak üzere olan bir Türk nasıl olur da Yugoslav bir gümrük görevlisine senli benli davranabilir? Yugoslav delikanlı tıklım tıklım dolu arabanın içine gözucuyla bakarak, özentili Türkçesiyle yarı şaka yarı ciddi,

Kaçak var mı komşi?” diye sordu. İşte olan ondan sonra oldu. Kıl Yılmaz bu şakaya iyice kıl olmuştu. Yugoslav’ın gözlerinin içine bakarak,

Esrar var...” dedi. Yugoslav bunun şaka olduğunu anlamış, gülümsemişti. Onun aşağıdan alması üzerine Yılmaz kıllığının yetersiz kaldığını düşünerek daha ileri gitti ve tekrarladı:

Esrar var esrar, anlamadın mı?..” dedi. Bu defa Yugoslav görevli kendisiyle dalga geçildiğini anlamıştı. Tavrını birden değiştirdi ve el işaretleriyle, arabadan inip bagajı açmamızı istedi. Ben işin tatsızlaşacağını anlamıştım, arabadan inip bagaja yöneldim. Yılmaz da anında inip bana engel olmaya kalkıştı. Bir yandan da görevliye, elleriyle işaret ederek,

Kendin aç bakalım kolaysa” diye meydan okuyordu. İş ciddileşiyordu, Mösyö de arabadan indi. Bir anda ilgi odağı haline gelivermiştik. Çevremiz meraklılarca kuşatılmaya başladı. Bu arada Yugoslav görevli düdüğüne asılmış, biraz ilerdeki karakoldan yardım istemişti. Bir anda önümüzde izbandut gibi iki görevli daha zuhur etti. Arabanın kapıları ve bagajı açılmış, her şey hoyratça aşağı indirilip, didik didik aranıyordu. Bir yandan ben, bir yandan Mösyö araya girip Yugoslav görevlilere, arkadaşımızın şaka yaptığını, aslında arabada değil esrar, kaçak hiçbir şey bulunmadığını dilimiz döndüğünce anlatmaya çalışıyor ama ciddiye alınmıyorduk.

Gümrük görevlileri işi iyice azıtmış, arabanın döşemelerini sökmeye girişmişlerdi. Mösyö’nün ve benim ricalarımız üzerine döşemeleri sökmekten vazgeçtiler. Bu kez Yılmaz indirdikleri eşyaları arabaya yeniden yerleştirmelerini istiyor, görevlilerse kesinlikle reddediyordu. Yılmaz öfkeden çıldırmış, kıllığı aklının önüne geçivermişti. Ne edip edip fotoğraf makinasını bulmuş, bir yandan yere indirilmiş eşyaların fotoğraflarını çekiyor, bir yandan da tehditler savuruyordu. İrikıyım görevlilerden biri atılıp Yılmaz’ın elindeki fotoğraf makinasını aldı, içindeki filmi çıkarmaya kalkıştı. Yılmaz’ın engellemeye kalkışması üzerine aralarında ciddi bir itiş kakış başladı.

Bu arada düdük yeniden çalmış ve karakoldan bu kez polis olduğu anlaşılan bir üniformalı daha yanımıza gelmişti. Yeni gelen polis görünümlü Yugoslav, görevlilerin elindeki pasaportlarımızı ve arabanın evrakını alıp, bir eli belindeki tabancada bizi karakola götürmek istiyordu. Bu kez Yılmaz yeni bir saldırıya daha geçti ve polis memruna Almanca, Bakan İvo Bauçiç’e telefon etmek istediğini söyledi. Yanlış anımsamıyorsam, Yılmaz’ın daha önce yakın dostu olarak bahsettiği Ağız ve Diş Sağlığı uzmanı İvo Bauçiç, aynı zamanda Yugoslav Hükümeti’nde bakandı. Almanca bilmediğimiz için Mösyö de ben de adamın söylediklerini anlamıyor ama, Yılmaz’ın isteğini şiddetle reddettiğini görüyorduk. Tam aksi olmuş, adam, Bakan Bauçiç’i arayacağı yerde polisin bir üst merciini aramaya girişmişti. Tavırlarından ve konuşmasının tonundan bu kolayca anlaşılıyordu. Gözaltına alınmamız işten bile değildi. Fakat, sanıyorum konuştuğu kimse Yugoslav’ı sakinleştirmişti. Konuşması bittikten sonra bu kez Yılmaz’ı değil bizi muhatap alarak arabada gümrüğü ilgilendiren ya da yasak olan bir şeylerin bulunup bulunmadığını sordu. Karşılıklı olarak dillerimizi bilmiyorduk ama nasıl anlaşabildik hatırlayamıyorum.

Biraz sonra ortalık yatışmıştı ve ellerimizle pasaportlarla kös kös arabaya doğru yürüyorduk. Biriken meraklıların bakışları arasında yerdeki eşyaları bir güzel toparlayıp arabaya yerleştirmeye başladık. Yılmaz’ın söylenmeleri bir türlü bitmiyordu. Görevlilerin yaka numaralarını aldığını, Türkiye’ye dönünce Bauçiç’i arayıp bunların hayatını kaydıracağını söylüyordu. Üçümüz de öfkeden ve sinirden konuşacak durumda değildik. Edirne’ye kadar durmaksızın yol aldık. O geceyi Edirne’deki eski kervansaray otelde geçirdik. Birkaç yudum rakı içince bütün öfkemiz geçmiş, hatta yaşadıklarımızı hatırladıkça kahkahadan kırılır olmuştuk. Yılmaz daha sonra İvo Bauçiç’i arayıp Yugoslav gümrükçülerin hayatını kaydırdı mı bilmiyorum ama kıllığını sürdürdüğüne bahse girerim.

Pazartesi, Ocak 21, 2008

Buruşuk diploma

Kolay atlatılan şok...

Akşamdan kalanların midelerindeki kazıntıyı azdıran yoğun sirke, sarmısak ve keskin işkembe kokusunun dalga dalga dolaştığı Rumeli İşkembecisi’nin duvarındaki radyodan gelen ve sabah haberlerinin başlayacağını duyuran bip sesleri, çatal bıçak ve kaşık seslerini bastırmakla kalmıyor, beynimde bilmem kaç şiddetinde bir bomba gibi patlıyor. Ve anında müthiş bir anafora düşüyorum... O birkaç saniyelik anafor, sadece beni değil, işkembe salonunu, bulunduğu binayı, Mithat Paşa Caddesi’ni, Kızılay’ı, Ankara’yı, Türkiye’yi, bildiğim ve bilmediğim her şeyi bir anda kıvrımlarının içine alıyor. Sendeliyorum, sırtımdan buz gibi terler iniyor. Masadakilerin “ne oldu?”, “neyin var?”, “bembeyaz kesildi!..”, “fenalık geçiriyor!..”, “nabzına bak nabzına!..” sesleri çınlıyor kulaklarımda.

Saat sabahın 7.30’u... TRT Haber Merkezi’nin, Mithatpaşa Caddesi’ndeki binasının altındaki İşkembecideyiz... TRT’nin sabah haber bültenleri, her gün nöbetçi bir ekip tarafından hazırlanıyor ve ekip daha sonra günlük çalışmaya devam ediyor. Ben de o sabahki ekiple birlikteyim ve bültenin yayın sorumlusuyum.

Şok kısa sürüyor ve kendime geliyorum, bilincim ve algım açılıyor. Elimin yüzümde olduğunu fark ediyorum. Dikkatle tıraşımı yokluyorum ve her şeyin yerinde olduğunu fark ediyorum. Yardıma koşan garsonlar limon kolonyası ve ıslak peçete getiriyorlar. Masadaki panik kısa sürede sona eriyor. Kendime geliyorum ama filmi koparacak kadar içkili olmamı ve böyle bir durumda TRT haber bülteninin sorumluluğunu üstlenmemi anlamam mümkün değil.

Hâlâ sırtımdan süzülen buz gibi tere aldırmadan gözlerim duvardaki radyoya çakılmış pür dikkat haberleri dinliyorum. Masada kimsenin sesi çıkmıyor; onlar da, paniğimin nedenini bilmedikleri halde benimle aynı dikkatle haberleri dinliyorlar. Spiker, virgülünü kaçırmadan dinlediğim ve herhangi bir yanlışla karşılaşmadığım haberlerin bittiğini bildirince derin nefes alıyorum ve önümdeki soğumaya yüz tutmuş tuzlamayı kaşıklamaya başlıyorum.

Bir gün önce...

Günlerden Pazar... Dikimevi’nde sekiz katlı bir apartmanın sekizinci katındayız. Balkonda mangal, bardaklarda buzlu rakılar, içerde zengin mi zengin bir masa... Hava henüz kararmamış ama, damarlarımızda dolaşan rakı uzun sürecek bir gecenin işaretlerini vermeye başlamış bile... Aklım hep ertesi günün pazartesi olmasında. Üstelik bir de sabah nöbeti var. Beşte kalkıp banyo yapıp, traş olup, adam gibi giyinip saat altıda iş yerinde olmam gerekiyor... Özellikle de tıraş olmak gözümde büyüdükçe büyüyor ve bu duygu biraz keyfimi kaçırıp beni durgunlaştırıyor, ama rakının dozu arttıkça doğal performansıma ulaşıyorum.

Aile dostumuz Doktor Naci Özokur’un, o günün deyimiyle, dahiliye mütehassısı olmasını kutluyoruz. Şimdiki durumu nedir bilmiyorum ama, altmışların en önemli sağlık kurumlarından olan Ankara Hastanesi, özellikle uzman hekim yetiştirmekle ünlü. Karım da aynı hastanede hemşire olarak çalışıyor. Naci’nin ihtisası çok zorlu geçiyor. Hem çalışma saatleri ve koşulları ağır, hem de hoca durumundaki ünlü profesörlerin ihtisas yapanlara karşı ölçüsüz, acımasız, saygısız, zaman zaman hakaret ve küfür içeren despot davranışları katlanılabilir gibi değil. Naci birkaç kez ihtisası yarım bırakmak istiyor, bizim ve çevresinin zorlamalarıyla vazgeçiyor.

“Vallahi dayanamıyorum, bir gün onuruma yediremeyip birinin kafasına bir şey geçirmekten korkuyorum. Bugün ameliyathanede Profesör .... dizime tekme attı, düşünebiliyor musun?” diyor.

Zaman içinde Naci’nin yakınmalarına alışıyor ve işi gırgıra almaya başlıyoruz. Her rakı sofrasında kafalar biraz dumanlanınca,

“Var mısın ulan Şahin, şu ihtisas bitsin, öyle bi içelim, öyle bi içelim ki, anasını satayım, canına yandığımın diplomasını yere atıp üstünde yuvarlanalım” diyor. Sonra da elini kulağına atıp hafız babasından geçme yeteneği ve yanık sesiyle, ya bir şarkı, ya da bir uzun hava tutturuyor... Makber ise hiç eksik olmuyor repertuarından...


Diploma dediğin ne ki?..

Evlerimiz karşı karşıya olduğu için özellikle hafta sonlarında sık sık birlikte oluyoruz. Nuran Yenge'nin enfes yemekleri, Tuna ile Tules’in şirinlikleri... Tümay, (hani şu ünlü Tümay Özokur Kast Ajansı’nın kurucusu ve sahibi) o yıllarda henüz doğmamış... Doğrusu keyfimize diyecek yok. O gece de öylesine keyifli bir havada devam ediyor. Sanki Tuna ile Tules büyük de biz onlar yerine çocuğuz... Rakı bardakları boşaldıkça gece ilginç bir törenin hazırlığına dönüşüyor. Hepimizin gözü vitrinli dolabın üzerinde kurbanlık koyun gibi bekleyen rulo halindeki kırmızı kurdeleli diplomada. Saat on ikiye doğru ortadaki masa yana çekiliyor ve diplomaya yer açılıyor. Nuran Yenge’nin tüm karşı koymalarına rağmen, Naci diplomayı bir güzel açıyor ve kıvrıklığını gidererek halının üzerine yatırıyor. Biraz sonra da Naci’yle birlikte üzerinde yuvarlanmaya başlıyoruz. Tabii çocuklar da bizi taklitten geri kalmıyorlar. Altımızda kırış kırış olan diplomayı son bir gayretle Nuran yenge kurtarıyor elimizden...

Gece nasıl bitiyor, eve ne zaman ve nasıl dönüyoruz, geceyarısı o kafayla nasıl tıraş oluyorum ve sabah beş buçukta TRT’nin Taunus otomobili kapıya dayandığında nasıl giyinip kuşanmış şekilde içine kuruluyorum ve o sabahki bülteni nasıl hazırlıyoruz ve ben yayımlanabilir imzasını nasıl ve hangi cesaretle atıyorum?.. Bunların hepsi kopan filmin karelerinde kaybolup gidiyor. Ta ki, o sabah Rumeli İşkembecisi’ndeki radyonun bip bipleri çalıncaya kadar... O gün sabah nöbetinde benimle birlikte olan arkadaşlarımı sıkıyönetim savcısı gibi sorguluyorum. TRT’ye ne durumda geldiğimi, bülteni hazırlarken neler söylediğimi, nasıl davrandığımı, içkili görünüp görünmediğimi ve daha neleri neleri... İlginçtir, sadece biraz rakı kokmanın ötesinde en küçük bir açık vermediğimi öğreniyorum. Günlerce belleğimi zorluyorum ve diploma üzerinde yuvarlanma ile bip bip sesleri arasındaki yaşam dilimimden en küçük bir ize ulaşamıyorum.

Aradan yıllar yıllar geçiyor. Naci ailesiyle birlikte Bursa’ya, daha sonra da Gemlik’e yerleşiyor ve Sümerbank’ın Sun’i İpek Fabrikası’nın hekimi oluyor. Seksenli yıllarda bir gün Kumla’da tatil yaparken fabrikada ziyaretine gidiyorum. Duvardaki çerçevelenmiş ihtisas diplomasını gösteriyor. Sonradan epeyce ütülenmiş bir kartona özenle yapıştırılmış, kartonla cam arasına sıkıştırılmış, ama hâlâ kırış kırış... “Hey gidi günler hey!..” deyip gülüşüyoruz ama bir yumruğun boğazımı tıkamasını önleyemiyorum.

Perşembe, Ocak 10, 2008

Ahu, Burçin ve Orya...

Ahu Serap Tursun ve Burçin Alpacar... Onları iki yıl kadar önce tanıdım. Haluk Mesci örgütlemişti yemeği. Ortak Defter’e yazanlar, Korukent’teki şirin bir restoranda bir araya gelmiştik. Yemeğe katılmak için ta Bursa’dan kalkıp gelmişlerdi ve hemen yanımda oturuyorlardı. Yemek boyunca uzun uzun sohbet etmiştik. Konuşurken, içlerine sığmayan heyecanları yüzlerine ve seslerine yansıyor, onları daha da güzelleştiriyordu. Belli ki frekansımız tutmuştu.

Birçok kez birlikte olduk, ziyaretime geldiler, sohbet ettik, danıştılar, bildiklerim çerçevesinde yardımcı olmaya çalıştım, Bursa’ya davet ettiler, sevgili dostum Selim Tuncer’le birlikte gittik, dostluğumuzu geliştirdik ve birbirimizi daha çok sevmeye başladık. İkisi de enerji doluydu. Altlarındaki sevimli otomobille yılmadan yorulmadan Türkiye’yi arşınlıyor, işten işe koşuyor, yetmediğinde yeni işler yaratıyorlardı. Bir araya geldiğimizde ise sadece ve sadece başarılarını konuşuyorduk; çünkü başarısız oldukları herhangi bir konuyla karşılaşmadım.

Birkaç ay önceydi. Orya’dan söz ettiler. Çok zor olduğunu söyledim. Ama kararlıydılar. Sıfır sayı denilen o ilk sayıyı birlikte masaya yatırdık. Umduğumdan iyiydi. Bildiğim ve dilimin döndüğü kadar görüş aktardım, tartıştık. Ve benden ikinci sayı için bir yazı istediler. Sevinerek yazıp yolladım.

Orya’nın ikinci sayısı, o nefis zarfın içinde önüme geldiğinde gerçekten heyecanlandım. Çünkü ona verilen emeği, katılan heyecanı ve yüreği, insanı özendiren başarma inancını çok iyi tanıyordum. Gerçekten de düşündüğüm ve beklediğim gibiydi zarfın içinden çıkan. Yüzlerce benzer yayın arasında kendine özel bir yer yaratacak kadar farklı, sevimli ve zengin bir dergiydi. Mutlu oldum, kıvandım, aynı zamanda da kendimi mahcup hissettim. Benim onlar için yaptığım hiçbir şeydi, ama büyük bir incelik göstererek adımı Katkıda Bulunanlar listesinin başına koymuşlardı.
Onları yürekten kutlamak ve teşekkür etmekten başka bir şey yapamıyorum. Ahu, Burçin ve sizinle birlikte olanlar, hepinizi yürekten kutluyorum ve yeni başarılara koşmanızı diliyorum.
(Orya’nın 2. Sayısında çıkan yazımı buraya aktarıyorum)

Tuzluğu uzatır mısınız?

Kasım ayının ikinci yarısıydı, gazetelerde, “Barışa Söz Verdik” adı altında kadınların başlattığı bir kampanya yayımlandı. Kampanya süresince ünlü ünsüz pek çok kadın, barış konusunda birbirinden ilginç mesajlar verdi. Bunlardan birisi dikkatimi çekti. Şöyleydi: “Anlamak için dinlemek gerek. Mitralyöz ve bomba sesleri arasında birbirimizi duyamayız.” Değişik bir alanda kullanılmıştı ama, öteden beri savunduğum bir görüşle neredeyse tamı tamına örtüşüyordu. Not aldım ve kendi görüşüme uyarlayarak altına şöyle yazdım: “Anlatmak için dinletmek gerek. Aşağılama, saldırı, küfür ve alay sesleri arasında birbirimizi duyamayız, duysak bile anlayamayız, anlasak bile kabul edemeyiz...

Dokuz yıl gazetecilik ve peşinden de otuz yedi yıl reklamcılık yaptıktan sonra, iletişimin kuramcısı olamıyorsunuz ama, iletişim adına yaratılan iletişimsizliği, gözlerinizin önünde yaşanan ve sürüp giden kördöğüşünü şaşkınlıkla izlemeniz alabildiğine kolaylaşıyor. Şaşar kalırım, iletişim disiplininin en temel kurallarını bile dikkate almadığı için, söyledikleri hedefine ulaşamadan tuzla buz olanların çabalamalarına... Bir de kum torbasına yumruk sallayan boksör benzerleri vardır. Hedef kitle sandıkları kum torbasına tapar onlar... Salladıkları yumruklara torbanın geri tepmesinden başka karşılık alamadıkları için de muhatapları tarafından bir türlü anlaşılmadıklarından yakınırlar, gittikçe gerilirler, öfkelenirler, çileden çıkarlar ve üsluplarını daha da sertleştirirler. Bu da ne yazık ki onların sonu olur.

Dostum Selim Tuncer, blog sitesinde son derece ilginç bir yazı yayımladı. Tam da söylemek istediklerime tercüman olmuş. Zaten kısa olan yazının bir bölümünü daha da özetleyerek aktarıyorum:

İletişimin başarısı için, kaynağın kime iletim yapacağı, ne ileteceği, nasıl ileteceği, nerede ileteceği, ne zaman ileteceği sorularına cevap aramak gerektiğini biliyoruz.

Bir psikoloji deneyi... Amerikan üniversitelerinden birinin kampüsünde kızlı erkekli yirmi grup oluşturup yirmi dakika içinde birbirlerine sadece tek bir şey söylemelerine izin verilir. Söylenecek söz, “tuzluğu uzatır mısınız”dır. Ama bu sözü tutku, aşk ve sevecenlikle, bir aşığın sevgilisine “seni seviyorum” derkenki duyguyla söylemeleri istenir. Sonuçlar şaşırtıcıdır. Çiftlerin yarıdan fazlası deneyden sonra flört etmeye başlamış, hatta bir çift de daha sonra ilişkilerini evlilikle noktalamıştır.

“Ne” söylemek istersen iste, “ne”yi “nasıl” söylediğin, “ne” söylediğini de belirler.
Bu örnekte ise “ne” söylediğinin neredeyse hiçbir önemi kalmamış, “nasıl” söylediğin tek belirleyici oluvermiştir.

Namık Kemal’e ait olduğu sanılan ünlü bir söz vardır: “Barikayı hakikat, müdaveleyi efkârdan doğar”. Yani gerçeğin pırıltısı, fikirlerin alınıp verilmesi ve değişimi sonucunda oluşur. Ortaya atılan değişik görüşler, tartışmaya değer görüldüğü sürece başkalarının görüş ve fikirleriyle aynı potaya girer ve ortaya zengin katılımlı, çok yönlü, daha derinlemesine, üzerinde daha çok kişinin görüşbirliği oluşturduğu ve sonuç üretecek bir sentez çıkar. Ortaya atılan görüş ne kadar değerli olursa olsun, karşı görüş sahiplerinin aşılmaz direnciyle karşılaşır ve potaya giremezse, kırılır dökülür ve heba olur gider.

Yukardaki deyimi kimileri, çatışma anlamına gelen “müsademe” sözcüğü ile kullanır. Ben, iletişim kazalarının ve açmazlarının en önemli nedenlerinden birini, deyimin bu söyleniş biçiminin yarattığı bilinçaltı algıya dayandırıyorum. Çünkü çoğu zaman fikir alış verişi insanları tatmin etmiyor ve fikirlerin çatışması, savaşması, dokunduğu yeri kırıp dökmesi, birbirini yok etmesi yolu onlara daha çekici geliyor. Sonuçta amaçlanan gerçekleşmediği gibi, farklı görüşler arasındaki uçurum daha da büyüyor, kamplaşmalar ve taraflar keskinleşiyor hasım tavırlar güçleniyor ve hatta zaman zaman iş husumete, düşmanlığa ve bir tür kan davasına kadar gidiyor.

Aslında böyle bir amacı gerçekleştirmek için de en etkili silahlardan biri, hatta belki de birincisi iletişimdir. Ne yazık ki son yıllarda giderek sivrilen ve keskinleşen siyasal ve ideolojik görüşlerle ilgili tartışmalarda kullanılan iletişim dili ve üslubu öylesine sert, öfkeli ve duyarsız duruma geldi ki, bırakın karşılıklı tartışarak görüş geliştirmeyi ve yandaş oluşturmayı, adeta karşı görüşlerin daha da keskinleşmesine, tartışılır durumdan çıkmasına ve sarsılamaz “nas”lar haline gelmesine hizmet etmekte.

Şunu akıldan çıkarmamak gerek. Ne ekersek onu biçeriz. Karşı görüşü eleştirirken alay, aşağılama, küçümseme, kasıtlı olarak sadece olumsuz yanlarını öne çıkarıp olumlu yanlarını tümüyle görmezden gelme, yerleşmesini istediğimiz doğru mu doğru, haklı mı haklı görüşün daha o anda reddedilmesine ya da aynı üslupla yanıtlanmasına neden olmakta, harcadığımız çaba heba olduğu gibi, karşı görüşün kemikleşmesi sonucu doğmaktadır. Oysa iletişim, karşıdakini/karşıdakileri inandırmak, ikna etmek, yandaş olarak kazanmak, savunulan görüşün paylaşılarak yaygılaşmasını sağlamak amacıyla yapılır. Aksi durumda sadece sizinle aynı ya da yakın görüşleri paylaşanlarla aynı kampın içinde kapanır kalır, her gün Rockefeller’in gazetesini okuyup mutlu mu mutlu bir yaşam sürer gidersiniz.

Burada, girişte alıntılayıp değiştirdiğim cümleye dönüyorum ve anlatmak için “dinletmek”, daha doğrusu “dinletebilmek” gerektiği inancımı yineliyorum. Aşağılama, saldırı, küfür ve alay sesleri arasında birbirimizi duyamayız, duysak bile anlayamayız, anlasak bile kabul edemeyiz...”

Kimi köşe yazarları ve konuşmacıları merakla okumaya, dinlemeye çalışıyorum. Ancak çoğu zaman daha ikinci cümlelerinde, aslında benim de karşı olduğum bir yazarı ya da grubu aşağılamaya ve onlarla alay etmeye başladıkları anda bütün ilişkimi kesiyorum. Yazıysa okumuyorum, konuşmaysa dinlemiyorum. Çünkü yapılan eleştirinin ve ortaya atılan karşı görüşün akılcı ve sağlıklı temeller yerine duygusal sığlıkların ve biriken akıl dışı öfkelerin ürünü olduğuna inanıyorum.

Siz, size ya da sahip olduğunuz görüşleri savunanlara “şapşal”, “salak”, “geri zekalı”, "hödük" gibi sıfatları yakıştırmaktan utanmayan ve çekinmeyen birisinin görüşlerine sagyı duyabilir misiniz; bırakın saygı duymayı ciddiye alabilir misiniz? Yoksa karşınızdakini tutarsız, yoz, inandırıcılıktan, saygınlıktan ve uygarlıktan uzak, hatta hastalıklı bir yapı olarak mı görürsünüz? Ben, elimden geldiğince hoşgörülü ve sabırlı davranarak, bu yapılyarın ortaya attığı görüşleri sonuna kadar okumayı ya da dinlemeyi başarsam bile, en azından bilinçaltım inanılmaz bir direnç oluşturuyor ve bu kez, doğru bulmasam bile, o görüşlere karşı görüş geliştirme ve aynı öfkeyle yanıt verme eğilimine giriyorum. Ve bir kördöğüşüdür, sürüp gidiyor.

Biz en iyisi tuzluğu sevgiyle, saygıyla, karşımızdakinin onurunu kırmak bir yana, onurlandırarak isteyelim, bakarsınız farkında olmadan, hiç ummadığımız şeyler de kazanırız.

Salı, Kasım 13, 2007

Tarihi bir asparagas ve haritaya gömülen kül tablası...

Asparagas... Özellikle son yıllarda daha sık karşılaştığımız bir iletişim hastalığı... Kitle iletişim araçlarının çeşitlenmesi ve yaygınlaşması asparagasın da yaygınlaşması ve giderek sıradanlaşması sonucunu yarattı. Genellikle sosyal yaşamla ilgili alanda başvurulan asparagas haber, öylesine kanıksanıp kabullenildi ve öylesine masumlaştı ki, adeta magazin haberciliğinin olmazsa olmazı haline geldi. Eskiden asparagas sadece basın organlarında yer alırdı. Bunların en masumları da, hâlâ yapıldığı gibi, yabancı ajanslardan gelen ilginç fotoğrafların (özellikle de güzel kadın fotoğraflarının) altına, hiç ilgisi olmayan resim altları yazmaktı. Aramızda kalsın, 1962’de 3 ay çalıştığım Vatan Gazetesi’nde, Ethem Yazgan ve Ergin İnanç’la birlikte bu tür asparagas haberciliğini ben de yaptım. Bütün bunlar iyi de, TRT gibi bir kurumun asparagas haber yapmasına ne denilebilir? Üstelik de, dürüstlük, bağımsızlık, yansızlık ve nesnellik konularında büyük vaatlerde ve iddialarda bulunarak kuruluşunun daha birinci yılında!..

Her şey Kediseven Sokağı’ndaki bir iş hanında başladı

Yıl 1965... Mithatpaşa Caddesi’ndeki büyük binaya henüz taşınmadık. Ulus’ta Kediseven Sokağı’ndaki bir iş hanının dördüncü katında çalışıyoruz. Tam bir gecekondu kuruluş durumundayız. Kattaki odaların en büyüğünde Muammer Yaşar, Zeki Sözer, Erdoğan Tokatlı, Erdoğan Erentöz, Hüsamettin Ünsal, Altan Aşar, Ali İhsan Yazgan, Nurettin Yerdelen, Kemal Savcı ve şimdi anımsayamadığım birkaç arkadaş daha iç haberler bölümünü oluşturuyoruz. Haber Dairesi Başkanı Doğan Kasaroğlu’nun odası dışındakilerde de, Yurt Haberleri, Dış Haberler, Spor, Redaksiyon vb var. Yurt Haberleri’nde Basri Balcı, Dış Haberler’de Haluk Tuncalı ve Selahattin Sonat, Spor’da Kemal Deniz ve Mustafa Salihoğlu, Redaksiyon’da ise Jülide Gülizar, Ahmet Oktay ve Erdoğan Örtülü görevli. Ankara basınından seçilmiş elemanlar olarak değerlendiriliyoruz ve iyi ücret alıyoruz, keyfimiz yerinde...

Sovyetler Birliği ile buzlar erirken...

Aynı yıl Suat Hayri Ürgüplü’nün başbakanlığında kurulan ve mart ayında güvenoyu alan milli mutabakat hükümeti iş başında. Ağustos ayında Başbakan Suat Hayri Ürgüplü, bazı kabine üyeleri ve devlet temsilcileriyle birlikte Sovyetler Birliği’ne resmi bir ziyaret yapıyor. İki ülke arasındaki buzları eritmek amacıyla gerçekleştirilen ziyaret Moskova’da başlıyor ve Soçi’yi de içine alan geniş bir programla sürüyor. Nedenini anımsamıyorum, ama Başbakan Ürgüplü, SSCB seyahatinin en önemli konuşmasını Karadeniz kıyısındaki turistik kasaba Soçi’de yapacak. İkinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada yeniden kurulmakta olan dengeler içinde Türkiye’nin alacağı yeri belirleme konusunda büyük önem taşıyan bu seyahat, yurt içinde de ilgiyle izleniyor. İzleniyor ama, iletişim araçlarının o günkü durumu düşünülürse bu izlemenin hangi düzeyde kaldığını da kestirmek güç olmaz. AA, AP, UP, AFP ve TASS ajanslarının bültenleri ve servisleri dışında SSCB’deki seyahatle ilgili gelişmeleri izlemek ve yurtiçine aktarmak mümkün değil. Onlardan gelen haberler de dünyanın Türkiye’ye verdiği önem düzeyinde... Durum böyle ama, yeni kurulan TRT Haber Merkezi’nin, yüklendiği büyük sorumluluğu ve görevi yerine getirebilmek için mutlaka bir şeyler yapması ve kendini kanıtlaması gerekmez mi?

Böyle olur bizde naklen yayın dediğin...

Seyahate, yanlış anımsamıyorsam, TRT adına Haber Dairesi Danışmanı Dr. Cemal Aygen’le birlikte Haber Dairesi Başkanı Doğan Kasaroğlu da katılıyor. Bizim için önemli olan, bu seyahati dakika dakika izlemek ve dinleyicilerimize, dolayısıyla kamuoyuna birinci ağızdan taze, ayrıntılı ve güvenilir haberler vermek ve Türk milletine haberciliğin ne olduğunu göstermek. Elimizdeki tek araç ise telefon ve teleks... Ancak, bırakın Sovyetler Birliği’ni, şehirlerarasıyla telefon konuşması yapabilmek için bile saatlerce beklememiz gerekiyor. Bütün bunlar bilindiği için önlemler önceden alınıyor. Seyahat başlamadan önce, Başbakan’ın Soçi’de yapacağı konuşma Başbakanlık’ta, dönemin harika cihazlarından Nagra teyple banda kaydediliyor. Sonra bandın gerçekçi olabilmesi için, Haber Merkezi’nin usta teknisyeni İbrahim Coşkun, konuşmanın üzerine kanal gürültüleri, cızırtılar, yer yer kalabalık efekti ve alkışlar vb bindiriyor. Hesaba göre bu bant, Suat Hayri Ürgüplü’nün Soçi’de yapacağı konuşma başladığında yayına verilecek ve TRT ilk kez yurtdışından naklen yayın gerçekleştirmiş olacak(!)

TRT’nin adı boşa mı komüniste çıktı?

Sovyetler Birliği gezisiyle birlikte Haber Merkezi’nde hummalı bir faaliyet başlıyor. Gezinin Soçi bölümü yaklaştıkça ise devinim artıyor. Haluk Tuncalı’ya Amerika’dan özel olarak getirtilen çok marifetli bir radyo var. Dünyadaki bütün yayınları, hatta zaman zaman amatör balıkçı radyolarının yayınlarını bile alıyor. Tuncalı radyoyu iç haberler salonundaki duvara dayalı bir masanın üzerinden izliyor. Masanın dayandığı duvarda da büyük bir dünya haritası var. Tuncalı’nın baş yardımcısı da Hüsamettin Ünsal (biz ona Hüsam diyoruz). Bu arada iste istemez Sovyetler Birliği haber kaynakları ve radyolarının da izlenmesi, bazı arkadaşlarımız arasında büyük rahatsızlık yaratıyor. Neden yaratmasın ki, TRT’nin adı zaten komüniste çıkmış, Meclise giren Türkiye İşçi Partili 15 komünist milletvekili vatanı satmaya başlamış, 61 anayasasının getirdiği ortamla komünizm yanlısı yayınlar almış başını gidiyor, bir önceki kabinede İçişleri Bakanlığı yapan zehir hafiye Faruk Sükan, komünistlerin nefes alışlarını dinlemekten yeni vazgeçmiş... Bütün bunların üstüne bir de Başbakan’ın o komünist ülkeyi ziyaret etmesi, cümle milliyetçiyi ayağa kaldırmış durumda. Bunlardan biri de Haber Merkezi’ndeki arkadaşımız Hekimhanlı Ali İhsan Yazgan... Ali İhsan ilk seçimlerde milletvekili olmaya hazırlanıyor. Bu nedenle de özellikle Hekimhan ve çevresinden dostları hiç eksik olmuyor. Muhafazakar ve biraz saf bir arkadaşımız. Bu yüzden de sık sık işletiyoruz. Öğrenince çok öfkelenip hepimize küsüyor ama ertesi gün yine herkesle dost ve içten...

“Kesin şu komünistlerin sesini!..”

Ne hikmettir bilinmez, ben de TİP sempatizanı olduğum ve bu da açık açık bilindiği halde, Ali İhsan benimle çok rahat konuşuyor ve sürekli Hüsam’dan dert yanıyor. Her seferinde, “Şahinim, ben seni bilmez miyim, sen bunlar gibi azılı komünist değilsin... Ama şu Hüsamettin yok mu... Bir de bu seyahati fırsat bildi komünist radyolarını kaçırmaz oldu, üstelik de bunu aleni yapıyor utanmadan. Mecbur muyuz kardeşim sabahtan akşama kadar komünistleri dinlemeye” diyor. Onun bu davranışından, bana komünistliği yakıştıramadığı için alınmalı mıyım bilmiyorum.

Başbakan Ürgüplü’nün Soçi’ye geçtiği haberini alıyoruz. Haluk Tuncalı radyosunun başında, Hüsam da yanında. Radyodan çıkan Rusça ve İngilizce karışık sesler salonu iyice dolduruyor. Teknisyenimiz İbrahim Coşkun da bizimle. Soçi haberi alınır alınmaz Radyoevini arayacak ve önceden hazırlanan özel konuşma bandının yayına girmesi talimatını verecek. Tam bu sırada Ali İhsan’in öfkeden titreyen sesi patlıyor: “Kesin şu komünistlerin sesini, yetti artık be!..” Sesin muhatabı tabii Hüsam ama bu uyarıya aldırmıyor, hatta duymuyor bile. Tuncalı’yla birlikte kritik anı belirlemek için komünistleri dikkatle dinlemeye devam ediyor. Tam Başbakan Ürgüplü’yü ve Sovyetler Birliği Başbakanı Kruçef’in Soçi’de karşılandıkları ve Ürgüplü’nün konuşmaya başladığı haberini verirken Ali İhsan’ın biraz da galiz ifadeler taşıyan öfkeli sesi bir kez daha patlıyor ve peşinden masasındaki Hacıbektaş taşından kül tablası havaya fırlıyor. Hedef Hüsam’ın kafası. Kül tablası havada uçuyor ve Hüsam’ın kafasını sıyırarak duvardaki haritaya gömülüyor. Herkes şaşırmış durumda, ortalık buz kesiyor. Ve tam bu sırada Muammer Yaşar’ın yanındaki radyodan hat cızırtıları ve gürültüleri arasından Başbakan Suat Hayri Ürgüplü’nün sesi duyulmaya başlıyor. “Sayın Başbakan, değerli Soçi Belediye Başkanı ve sevgili Soçililer...”

Perşembe, Eylül 13, 2007

Küçük Dünyalar

Küçük de olsa bir iz bırakabilmek...

On yıl kadar oluyor... Oğlum Can, eve gelmemi bekliyormuş; daha kapıdan girer girmez,

“Bugün n’oldu baba biliyor musun, inanmayacaksın Metin Hoca derste bana Şahin diye hitabetti” dedi ve olayı anlattı. O dönemde Can Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Fakültesi'nde okuyor. Hocalarından biri de Metin Erksan. Erksan derste öğrencilere soru sorarken sıra Can’a geliyor ve ona benim adımla hitap ediyor. Hem Can hem de arkadaşları şaşırıp kalıyorlar. Can, Şahin Tekgündüz’ün babası olduğunu söyleyince Erksan, “Pekiyi de ben bu ismi nerden hatırlıyorum?” diye soruyor. Bunun üzerine Can geçmişte benim Metin Erksan’la yaşadığım olayı bildiği için bir açıklama yapma gereği duyuyor. Metin Erksan da olayı ve beni hatırladığını söylüyor.

Yıl 1964... 1959 yılında üniversiteli arkadaşlarımızla kurduğumuz Sinema Tiyatro Derneği ve onun yayın organı Sinema Tiyatro Dergisi üç yıl önce kapanmış, kimi arkadaşlarımız okulunu bitirip iş yaşamına atılmış, kimisi Ankara’dan ayrılmış, ama içimizdeki sinema tutkusu sönmemiş. Hâlâ yaşantımıza anlam katan iki temel konu var. Sinemayla yatıyor, tiyatroyla kalkıyoruz...

TRT haber merkezindeki ilk aylarım... Turgut Özakman, Metin And, Özdemir Nutku, Ergun Sav, Nihat Asyalı sık sık bir araya gelip yeni bir dergi çıkarmanın, sonuç vermeyen hazırlıklarını yapıyoruz. Nihat Danıştay’da raportör... Tam o günlerde, gazetelerden, Birsel Film’in bir senaryo yarışması açtığını öğreniyoruz. Yarışmayı kazanan senaryo, Metin Erksan tarafından filme çekilecek. Yarışmanın en çekici ve inandırıcı yanı ise seçici kurulu... Kimler yok ki... Metin Erksan, Semih Tuğrul, Nijat Özön, Giovanni Scagnomillo, Tuncan Okan, Özdemir Birsel ve yanlış anımsamıyorsam, Mahmut Tali Öngören...

Küçük dünyamızdan küçük dünyalara...

Yarışma bize, yarıda kalan tutkumuzun tatmini için bir fırsat gibi geliyor ve Nihat Asyalı ile katılmaya karar veriyoruz. Her ikimiz de gündüz işe gidip akşam bizim evde bir araya geliyoruz ve sabahlara kadar daktilonun başında, bir yandan Çubuk Şarabı çekip, bir yandan da bağıra çağıra tartışarak senaryo yazmaya devam ediyoruz. Kızım Elif daha bir yaşını doldurmamış. Karımın tüm yakınmalarına ve haklı huysuzluklarına rağmen bir buçuk ay süren çalışma sonunda senaryo çıkıyor ortaya. Adı Küçük Dünyalar... Temel izlek, bir yıl önce Birleşik Amerika ile Sovyetler Birliği arasında patlak veren ve Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkmasına ramak kala sona erdirilen Küba krizi...

Senaryoda, Küba krizi ile birlikte değişik kesimlerden insanların yaşadığı güncel krizler paralel kurgular halinde anlatılıyor ve yağmurlu bir Ankara gecesinde hepsi de doruk noktalarında iken, birer birer sona eriyor. Birleşik Amerika’nın batırma tehdidi altındaki Sovyetler Birliği donanması füze başlıklarını Küba’ya taslim edemeden, geri dönme kararı alıyor; spekülatör Asım Bey, bu kriz yüzünden kaybetmek üzere olduğu dolarlarını kurtarıyor; kızı Nergis evlenmek zorunda bırakıldığı bankacı sözlüsünden kurtuluyor; ikizi Hayrünisa ile kavga ettiği için evini terkeden yaşlı Fahrünisa, ailenin ümidi kestiği bir anda eve dönüyor; işçi Ali’nin karısı zorlu bir doğum sonucu ölümden dönerek bir erkek çocuk sahibi oluyor ve genç gazeteci Şahap sevgilisi Bilge’yle nihayet bir araya gelip aşkını ilan ediyor. Ve, Ankara’nın Hamamönü semtindeki yağmurdan ıslanmış Eylül Sokağı’nı sabahın ilk ışıkları aydınlatmaya başlarken küçük küçük dünyalardan oluşan yeni bir hayat başlıyor.

İnandırıcı bir yarışma

Senaryoyu İstanbul’a Birsel Film’e göndermeden önce Ankara’da, o dönemde Türk ve dünya sineması konusunda yetkin bir isim olan Nijat Özön’e veriyorum. Onu, Sinema Tiyatro Derneği etkinliklerimiz ve Sinema Tiyatro Dergimize yazdığı yazılar nedeniyle yakından tanıyorum. Özön senaryoyu okuduktan sonra birkaç ayrıntı dışında olağanüstü iyi ve ustaca bulduğunu, özellikle paralel anlatımlarda çok başarılı olduğumuzu söylüyor. Ondan da aldığımız cesaretle Küçük Dünyalar’ı özenli bir şekilde daktilo adip ciltledikten sonra Birsel Film’e gönderiyoruz.

Yaptığımız işe öylesine güveniyoruz ki, yarışma sonuçlanmadan, dayanamayıp İstanbul’a gidiyorum ve seçici kurul üyelerini bir bir ziyaret edip görüşlerini alıyorum. Semih Tuğrul, senaryoyu okuduğunu ve çok beğendiğini, gelen öteki senaryolara senaryo demenin mümkün olmadığını söylüyor ve çizgili okul defterlerine kurşun kalemle yazılmış birkaç hikayeyi gösteriyor. Tuncan Okan ve Giovanni Scagnomillo da benzer şeyler söylüyor ve son kararı filmi çekecek olan Metin Erksan’ın vereceğini belirtiyor. Tuncan Okan, Metin Erksan’la mutlaka görüşmem gerektiğini söylüyor ve hatta bana randevu bile alıyor.

Ertesi gün Metin Erksan’ın Yeşilçam’daki işyerindeyim. Yüksek tavanlı binanın kocaman kapısından ürkek adımlarla geçip, geniş bir salona giriyorum. Ortada tripot üzerindeki Arriflex bir kamera, meydan okurcasına bana bakıyor. Kameranın arkasındaki masada ise mini etekli, bol makyajlı, genç bir sekreter hanım... Çekinerek yaklaşıyorum ve Metin Erksan’la görüşmeye geldiğimi söylüyorum. Sekreterin haber vermesiyle, açık duran kapıdan biraz alaycı biraz öfkeli bir ses yükseliyor. “Gelsin gelsin bakalım Şahin Bey!..”

Ve Metin Erksan...

Metin Erksan’ı, gazete ve dergilerdeki fotoğrafları dışında ilk kez görüyorum. Kısa kesilmiş saçları, antik Yunan heykellerindeki delikanlılar gibi alnına düşürülmüş, küçük dağları ben yarattım edasıyla, ayağa bile kalkmadan, elimi bile sıkmadan, masasının önündeki deri koltuğu gösterip oturmamı istiyor. Peşinden de, yüzündeki alaycı ve küçümser ifadeye aldırış etmeksizin, hoşgeldin bile demeden, açık kapıdan görünen Arriflex kamerayı işaret edip,

“Bak delikanlı Arriflex orada. Sana veriyorum, al götür, oldu olacak, yazdığın senaryonun filmini de çekiver” diyor. Övgü beklerken, hiç ummadığım bir durumla karşılaşmanın şaşkınlığını kolay kolay atamıyorum üzerimden. Sonra Metin Erksan’la, benim aşağıdan aldığım bir tartışmaya giriyoruz. O, bizim haddimiz olmadan yazdığımızın çekim senaryosu olduğunu ve yönetmene yapacak hiçbir şey bırakmadığını söylüyor. Bense, senaryoyu bu ayrıntıda yazmamızın nedeninin, birebir çekimi öngörmek değil, anlatmak ve duyurmak istediklerimizi yönetmene aktarabilmek olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir türlü anlaşamıyoruz, sonunda Erksan, masasındaki bir dosyayı bana uzatıp,

“İşte bak, senaryo böyle yazılır Şahin Bey kardeşim” diyor. Dosyada, daktiloyla yazılmış 50-60 sayfalık bir tretman var ve Yılmaz Kuzguncuk imzasını taşıyor. Göz ucuyla bazı başlıkları okuyorum. Belgrad Ormanları’nda yaşanan bir aşk ve cinayet öyküsünü anlatıyor. Erksan daha sonra bizim yazdığımız senaryonun gişe yapmayacağını ve hiçbir yapımcının da böyle bir film için para harcamayı göze almayacağını anlatıyor ve bana nasihatte bulunuyor.

“Şahin Bey, emek verip yazmışınız, elinize sağlık ama, yazık etmişsiniz kardeşim. Yeşilçam’da işler böyle dönmüyor, ben sizi bir film setine göndereyim de sinema nasıl yapılır, gözlerinizle görün. Aslında bizim sizin gibi kabiliyetli gençlere ihtiyacımız çok ama, sinema gerçeğini anlamalısınız, ayaklarınız yer tutmalı kardeşim” diyor. Sonra da bir yerlere telefon edip, Arnavutköy’de çekilmekte olan Galatalı Fatma adlı filmin setine alınmamı sağlıyor.

Yeşilçam’la burun buruna

Soğuk bir kış günü, akşam üzeri saat beş suları. Binbir güçlükle bulduğum Arnavutköy’deki döküntü konağın girişinde, Semih Evin’in sahildeki kahvede olduğunu, ona gitmem gerektiğini söylüyorlar. Erol Taş’la sıkı bir tavla partisinde buluyorum Semih Evin’i ve kendimi tanıtıyorum. Çayımı yudumlarken, tavla partisinin bitmesini bekliyorum. Erol Taş partiyi kaybedip çay paralarını ödüyor. Birlikte harabe konağa çıkıyoruz. Beni bir odaya alıyorlar. Dışarının soğuğuna inat, cehennem gibi sıcak bir oda. Sacları kızarmış kocaman bir soba. Sobanın yanındaki koltukta Fatma Girik oturuyor. Mini eteği bacaklarının birleştiği yere kadar kısa. Makyaj yapılıyor. Karşısındaki divanda Mualla Sürer, Yeşilçam filmlerinden aşina olduğum birileriyle pişti oynuyor. Bana da sobanın yakınında bir sandalye veriyorlar. Bir oradaki varlığımı kendime bile izah edememekten duyduğum anlatılmaz sıkıntı, bir yandan çekingenliğimden üzerimden çıkaramadığım paltom, bir yandan odanın cehennemi sıcaklığı, bir yandan da Fatma Girik’in, gözlerimi kaçırmama rağmen bakmamayı başaramadığım çıplak bacakları... Kısa sürede kan ter içinde kalıyorum.

Neyse ki bu ziyafet ve işkence çok sürmüyor. Ahı gitmiş vahı kalmış konağın gıcırdayan merdivenlerinden üst kattaki sete çıkıyoruz. Çekim başlıyor. Sonradan yönetmen yardımcısı olduğunu öğrendiğim bir delikanlı, elinde karalanıp çiziktirilmekten okunamaz hale gelmiş kağıtlarla ortalıkta dolaşıyor ve yönetmen sordukça onlara bakıp bir şeyler söylüyor. Sonra da Semih Evin oyunculara ve kameramana talimatlar vermeye başlıyor. Mualla Sürer elindeki gemici fenerini konağın penceresinden sallayarak, boğazdan geçen bir tekneye işaret veriyor. Ben derme çatma imkanlarla ve ve rastgele çekildiğine inandığım bu planın en az birkaç kez tekrarlanmasını bekliyorum, ama ne mümkün. Derhal bir başka plana geçiliyor ve yanlış anımsamıyorsam, Fatma Girik saklandığı yerden, Sürer”in bu hareketini görüyor ve birilerine haber vermek için oradan uzaklaşmaya çalışıyor. O plan da bir seferde çekiliveriyor. Her şey mükemmel... Gecenin bir saatinde bu gecekondu film setinden, Yeşilçam gerçeğini bir kez daha anlamış olarak düş kırıklığı içinde ayrılıyorum.

Bedrettin Cömert diye biri vardı...

Aylar geçiyor, İstanbul’dan hiçbir ses çıkmıyor. Metin Erksan, Yılmaz Kuzguncuk’a ait o senaryonun filmini yapıyor mu, yapmıyor mu anımsamıyorum. Gel zaman git zaman, yıllar yıllar sonra, 1978’de, Hasan Hüseyin sayesinde yakın dostluğunu kazandığım Bedrettin Cömert’e Küçük Dünyalar’dan söz ediyorum. Senaryoyu okuyor ve çok beğeniyor. Senaryonun evrensel bir temayı işlediğini ve çok başarılı olduğunu söylüyor. İtalya sanat çevreleri ile sürmekte olan ilişkileri var. Cinecitta’nın bu senaryoyu mutlaka filme dönüştüreceğini söylüyor ve İtalyanca’ya çevirmesi için sevgili eşi Maria Augusto’ya veriyor. Fakat heyhat... Birkaç ay sonra Bedrettin, ayak tırnağının kiri bile olamayacak birtakım yaratıklar tarafından katlediliyor ve senaryonun bendeki son kopyası onda kalıyor.

1980’li yılların ortaları. Bir vesileyle, sevgili dostum Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Fakültesi Dekanı Profesör Sami Şekeroğlu’nun odasındayım. Metin Erksan da var. Ben geçmişte yaşadığımız olayı anlatıyorum. Hatırlıyor, “Biliyor musunuz, o senaryoyu hâlâ saklıyorum. Ondan film yapmamız mümkün değildi, çünkü Özdemir’i de beni de batırırdı, ama iyi bir senaryoydu” diyor. Bende bir tek kopyasının kalmadığını, bir fotokopisini çektirmek için alıp alamayacağımı soruyorum. Evini yeni taşıdığı için kitap sandıklarını daha açamadığını, bulmasının çok güç olduğunu ve ilerde bulabilirse memnuniyetle verebileceğini söylüyor. Fakat ne ben onu arayıp soruyorum ne de o beni... Küçük dünyalarımızda yaşamaya devam edip gidiyoruz.

Pazartesi, Temmuz 02, 2007

Fotoğrafçılık yıllarım

Karton kutuyla fotoğraf

Fotoğraf merakım ilkokul yıllarında başladı. Babam, gözü gibi koruduğu Zeiss Ikon marka kutu fotoğraf makinesini köşe bucak sakladığı için ben, karton kutulardan fotoğraf makinesi yapmaya kalkışmıştım. O yıllarda ilkokullarda fizik dersi yoktu ama, kapalı bir kutunun önünde açılan toplu iğnenin başı büyüklüğündeki bir deliğin görüntüyü kutunun arka duvarına ters olarak yansıttığını, fotoğraf makinesinin de bu fizik kuralından yararlanılarak geliştirildiğini biliyordum. Kasabanın, bir barakada çalışan tek fotoğrafçısından yalvar yakar alarak gazoz şişelerine koydurduğum fotoğraf ilaçları ve dışı siyah içi kalaylı kağıtlara sarılı fotoğraf kartlarıyla kız kardeşimin fotoğraflarını çekmeye çalışırdım. Başarılı da oldum. Babam, o bulanık fotoğrafları alıp arkadaşlarına göstererek benimle öğünmüştü.

Zeiss Ikon benim oldu...

İlkokul bitinceye kadar, başöğretmenin yeğeni Yılmaz’ın körüklü makinesiyle fotoğraf çekerek avundum. İlkokulu bitirip Nevşehir’de ortaokula başlayınca da o efsane Zeiss Ikon makine benim olmuştu. Film, kart ve ilaç paralarını babamdan isteyebilecek durumda olmadığım için, hep okuldaki arkadaşlarımın fotoğraflarını çekiyor ve onlardan para alıyordum. Çektiğim fotoğrafları karta basabilmek için Rüstem Esensoy adındaki Kırşehirli sınıf arkadaşımla, tahtadan bir kutu yapmış ve içine de 40 vatlık Osram marka bir ampul yerleştirmiştik. Adını Osman koyduğumuz tahta kutunun üzerinde 9x12 cm boyutunda şase görevi gören, cam takılmış bir delik vardı. Camın üzerine negatif filmi ve fotoğraf kartını, onların üzerine de, filmle kart arasındaki boşluğu gidermesi için ağırlık olarak üç beş kitap koyuyor ve Osram ampulü belli bir süre yakarak pozlandırma işlemini yapıyorduk. Akşamları ve hafta sonları en çok zevk aldığımız uğraş fotoğraf tab etmek idi. Ne yazık ki o günlerle ilgili hiçbir görüntü yok elimde. Kimlerin fotoğraflarını çekmemiştim ki...

Niğde’deki yatılı lise yıllarım fotoğraftan çok resimle dolu dolu geçti. Hemen bütün hocalarımın gönlünü resim yaparak fethettim. Daha öceki bir anımda da yazdığım gibi, beden eğitiminden bile, öğretmen 19 Mayıs hareketlerinin anatomik resimlerini çizdirdiği için derslere girmeden sınıf geçtim.

Fotoğraf bir tutkudur...

Yıllar sonra Ankara’da gazetecilik dönemim beni yeniden fotoğrafla buluşturdu. TRT Haber Merkezi’nde çalışırken fotoğraf aşkım depreşti ve dönemin ünlü gazetecilerinden Selahattin Sonat’ın Kore savaşlarında kullandığı, ahı gitmiş vahı kalmış Ricohflex marka makineyi satın aldım. İşe, bir yaşındaki kızımın fotoğraflarını çekerek başladım. Bu fotoğraflar çevrede çok sükse yapınca tanıdıklar ve aile dostları çocuklarının fotoğrafını çektirmeye başladılar. Derken, karımın bütün itirazlarına rağmen evin bir odası karanlık odaya dönüşüverdi.

O oda, kısa sürede bana bir mabet gibi gelmeye başladı. İçeri girip kapıyı kapattığımda başka bir dünyada buluyordum kendimi. Fotoğrafın bir tutku, insanı baştan çıkaran bir duygu seli olduğunu o odada keşfettim. Karanlık odanın kimilerine hiç de hoş gelmeyen o gizemli kokusu, daha kapıyı açar açmaz beni içine alır, dış dünyadan koparır ve kırmızı yağlı kâğıtla sarılmış ampulden sızan kırmızı karanlığın yarattığı iç gıcıklayıcı ortamla birlikte, biraz sonra başlayacak tutkulu sevişmeyi müjdelerdi sanki...

Aslında, daha negatif filmi kutusundan çıkarırken genzimi yakmaya ve başımı döndürmeye başlar, bromürün ve gümüş nitratın yanık kokusu. Anında güçlü bir fotoğraf duygusuna dönüşen o kokuyu, yalnız benim duyduğumu düşünürüm. O sırada yanımda kim olursa olsun, fotoğrafla tanışmamış, kendini onun gizemine kaptırmamışsa, bu koku burnuna uğramaz, derisindeki gözeneklerden girip bütün bedenini sarmalamaz ve bilincini esir almaz.

Makineyi yeni bir poz için kurarken, filmin sarılı olduğu makaranın çıkardığı ses fotoğraf serüveninin başladığını haber verir, deklanşörün mekanik sesi ise, hiçbir dahinin beceremeyeceği o ilahi müziği yaratırdı kulaklarımda. Karanlık odada yeniden yaratılıp vücut bulacak olan varlık, fotoğraf makinesinin minik karanlık odasında özüne indirgenmiş ve bromürle gümüş nitratın moleküllerine sığınmıştır.

Karanlık odada ayin...

Serüven, karanlık odanın kırmızı karanlığında devam eder. Hemen hepsinin adı Fransızca’dan gelen karanlık oda avadanlığı ve işleri sırayla hizmete girer. Filmi, önce küvette ya da tankta banyo eder, fönle kurutur, agrandizörün şasesine takar, negatif görüntüyü marjöre yerleştirdiğiniz fotoğraf kartına yansıtırsınız. Bu defa kartın yüzeyindeki bromür ve gümüş nitrat molekülleri emer görüntüyü; birazdan, küvette sakin sakin duran kirli sarı renkteki, metol, sodyum sülfit, hidrokinon, sodyum karbonat ve potasyum bromür gibi kimyasallardan oluşan eriyikte sırrını açıklamak için. Fotoğrafın, o eşsiz duyguyu doruğa çıkaran sessiz ayini başlamıştır. Küvetteki yüzeyinde kırmızı ampulün görüntüsü dalgalanan birinci banyoya, agrandizörde negatif görüntüyü emmiş olan fotoğraf kartını dikkatle daldırır, hafif hafif dalgalandırmaya başlarsınız. Ayinin en keyifli ve en heyecanlı aşamasıdır. Bir genç kız portresidir örneğin fotoğraf kartına yansıyan görüntü. Önce göz bebekleri, kaşlar ve saçlar belirlemeye başlar. O, gözlerinizin içine bakarak gittikçe koyulaşan göz bebeklerini dudaklar ve yüzün bir yanına düşmüş Rembrandt gölgesi tamamlar. Daha sonra dudakların uçlarındaki küçük kıvrımlar, gözleri derinleştiren hafif gölgeler ve yüzü çevçeveleyen çizgiler oluşur. Fotoğraf doğmuştur.

Profesyonellik ve portre fotoğrafçılığı

Kısa sürede işi büyütmüş, portre çekmeye başlamıştım. Konservatuvar öğrencileri baş müşterilerimdi. Genellikle cumartesi ya da pazar günü randevuyla gelirlerdi. Onları salondaki beyaz duvarın önüne alır, yüzlerini bir yandan pencereden gelen gün ışığı bir yandan da karımın tuttuğu içi aynalı 500 vatlık ampullerle aydınlatır, yüzlerdeki gölgeleri iyice yumuşatır ve kontrastı azaltırdım. Sonra da bu yumuşak tonlu negatifleri 30x40 ya da 50x60 cm boyutunda, resim kâğıdına benzeyen hafif tonlu ve grenli fotoğraf kartlarına basarken bir işlem daha yapar, portrenin çevresini maskeleyerek yok ederdim. Sonuçta fotoğraf adeta kara kalemle yapılmış resimden farksız hale gelirdi. Çoğu kimseyi, bunların fotoğraf olduğuna inandırmakta zorlanırdım. O dönem konservatuvar öğrencisi olan Cihan Ünal, Rüştü Asyalı, Atilla Olgaç, Ayşegül Atik (kızlık soyadı Arsoy’du) anımsadıklarımdan birkaçı. Daha sonra, fuayelerde kullanılmak üzere fotoğraf çektirmek isteyen, Devlet Tiyatrosu, Meydan Sahnesi ve AST’ın ünlü sanatçılarından da portre müşterilerim arasına katılanlar oldu. Sema ve Nihat Aybars, Mediha ve Çetin Köroğlu, Turgut Sarıgöl, İlyas Avcı yine anımsadıklarım arasında... Ama ne yazık ki elimde onlarla ilgili bir tek fotoğraf bile yok.

Rembrandt ışığı

Gel zaman git zaman 1969 başında TRT’den ayrılıp Odak Reklam’ı kurunca gönlümce fotoğraf çekmeye başladım. Altı ay kadar sonra bize katılan Oğuz Tığlı da fotoğraf konusunda en önemli desteğim oldu. İşi tiyatro sahnelerinden fotoğraf çekimine kadar geliştirmiştik. O günlerde Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara bürosunda çalışan Fikret Otyam’ın fotoğraflarına hayrandım. Bir gün onu Odak Reklam’a davet ettim. Beni kırmadı ve geldi. Duvarlarda asılı portreleri dikkatle inceledi. Karakalem tarzındaki fotoğrafları eliyle yoklayıp gerçekten fotoğraf olup olmadıklarını kontrol etti ve çok şaşırdığını söyledi. Sonra da hiç unutmuyorum, Ayşegül Atik’in portresinin önünde durup uzun uzun baktıktan sonra,

“Ulan puşt, bu Rembrandt ışığını nereden öğrendin sen?” dedi. O “puşt” sözcüğü onun dilinde müthiş bir iltifattı. Fotoğrafları çektiğimiz makinelere baktı,

“Oğlum siz bu işi bitirmişsiniz; bu makinelerle bu foturafları (o, fotoğraf demezdi) nasıl çektiniz lan? Gel benimle, sana harika bir makine vereyim de, daha iyi foturaflar çek” dedi. Birlikte Cumhuriyet bürosuna gittik. O gün, Rolleicord marka özel üretim fotoğraf makinesini, bana bir ödül verircesine, 150 liraya sattı. Verdiği bilgiye göre makine, Zeiss tarafından özel olarak üretilen 100 objektiften birini taşıyordu. Onunla, daha yumuşak tonlu, daha derinlikli ve daha güzel portreler çekmeye başladım. İlginçtir, Nurhak Dağları’nda katledilen Sinan Cemgil, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın portrelerini de o makineyle çekmiştim.

Otyam sonradan makineyi bana sattığına pişman olmuştu; daha yüksek fiyata geri almak istediğini söyledi ve uzun süre de ısrar etti ama, vermedim. Sonraki yıllarda karşılaştıkça bu anımı anlatırım ve gülüşürüz. Hey gidi günler hey...

Şimdi, o gün onun alkışladığı Ayşegül Atik portresine neler vermezdim ki, işte bizim geçmişe verdiğimiz değer!

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Bir yumurta filmi...

Sıcak bir itiraf

Parajanslı yıllarda bir gün dönemin ünlü sigorta şirketlerinden Emek Sigorta’nın Genel Müdürü Mehmet Seven’le yine dönemin ünlü restoranlarından Nişantaşı Ziya’da yemekteydik. Birlikte çalışmaya başlayalı bir yıla yaklaşmıştı. Yurtdışında öğrenim görmüş ve yine yurtdışında yıllarca sigortacılık yapmış Genel Müdür, Ziya’nın ünlü mayonezli levreği ile yudumladığımız buz gibi beyaz şarabın duvarları saydamlaştırdığı bir sırada,

“Şahin Bey, bir gerçeği itiraf etmek istiyorum. Ben yakın zamana kadar reklamcılığı pek önemsemez ve kolay sanırdım. Ama şu sizinle çalıştığım sürede bu kanaatim tümüyle değişti. İşiniz gerçekten çok zor. Hem bizi, hem bizim müşterilerimizi tanıyacaksınız, hem bizim neler istediğimizi, neleri ise istemememiz gerektiğini kestireceksiniz ve bizi buna inandıracaksınız, hem bizim ve patronumuzun kaprislerine katlanacaksınız, hem de bizim amaçlarımızı gerçekleştirecek şeyler yapacaksınız. Zor, çok zor... Biz hep kendimizi dünyanın merkezi zannederiz. Açık söylüyorum, asıl zor olan da bizim bu yanımıza tahammül edebilmeniz” deyiverdi.

Bu itiraftan sonra Mehmet Seven ilişkilerimiz öylesine verimli ve öylesine sağlıklı gelişti ki, sanıyorum dönemin en etkili sigorta şirketi iletişimini gerçekleştirdik. İtiraf etmeliyim ki, birlikte çalıştığımız bu dönemde Mehmet Seven’in sözünü ettiği zorlukları kahrolurcasına birebir yaşadım, ama bir yandan da meslek yaşamımın en verimli ve en öğretici döneminden geçtim. Seven ve ekibinden sigortacılığın inceliklerini, patronu Erol Aksoy’dan marka konumlandırmada “agresiv” ve rekabetçi tavrı, yaşayarak öğrendim.

Bir sigortacılık okulu

O dönemde Emek Sigorta, adeta bir sigortacılık okulu. Bugünkü ünlü sigortacıların önemli bir bölümü o günlerde Emek Sigorta’da çalışıyordu. Kimler yoktu ki o ekipte... Yıllarca Commercial Union’un Genel Müdürlüğünü üstlenen ve halen Axa Oyak’ın Genel Müdürü olan Cemal Ererdi, Emek Sigorta’dan sonra uzun süre Güneş Hayat Sigorta Genel Müdürlüğü yapan İhsan Karagöz, Ege Baltıca Sigorta Genel Müdürlüğü’nden sonra bir süre de Ankara Sigorta’nın Genel Müdürlüğü’nü yürüten ve şimdilerde AON RE Türkiye’nin Yönetim Kurulu Başkanı olan Servet Gürkan, Emek Sigorta’dan sonra Demir Hayat Sigorta, Sanko Sigorta ve Ak Sigorta Genel Müdürlüklerinde bulunan ve halen kendi firmasında danışmanlık yapan Vahdet Tulun, Emek Hayat Sigorta’dan sonra Doğan Hayat Sigorta’da Genel Müdürlük yapan ve Vahdet Tulun gibi kendi danışmanlık şirketini kuran Mehmet Muratoğlu, Özkan Kaymak, Haçik Copikoğlu, Engin Güven ve daha kimler kimler...

Daha önce “Bütün ölçütleri eksi birle çarpmak” başlıklı anımda da anlattığım gibi, Emek Sigorta’yla, 1988 başında, şirketin sahbi Erol Aksoy’un isteği üzerine çalışmaya başlamıştık.

Türkiye Şoförler ve Otomobilciler Federasyonu’na bağlı ve o güne kadar hiçbir varlık gösterememiş olan Emek Sigorta’yı birkaç ay önce Erol Aksoy satın almıştı. Aksoy basına yaptığı açıklamalarda, Türkiye’de sigortaclığın bilinmediğini ve bu şirketle ülkeye gerçek alamda sigortacılığı getireceğini iddia ediyordu. Yine basın haberlerinden güçlü ve iddialı bir kadro oluşturduğunu ve yakında reklamlara da başlayacağını öğreniyorduk. O dönemde basın ve televizyonlarda yer alan Töbank kampanyamızdan çok etkilendiği için Genel Müdür Mehmet Seven’e bizimle çalışmak istediğini söylemiş, Mehmet Seven de 1987’nin son günlerinde beni arayarak Aksoy’un bu dileğini iletmişti.

Sigortacılıkta yeni bir kavram

Anlaşma hemen sağlandı ve işe başladık. Daha ilk bilgilendirme toplantısında Erol Aksoy, Türkiye’deki sigorta sektörünün gelişmemiş, donanımsız ve bilgisiz olduğunu iddia ederek, risk yönetiminden söz etti. Yeni şeyler duyuyorduk. Risk yönetimi kavramı sadece bizim için değil, sigorta sektörü için de çok yeniydi. Bu yöntem, poliçeyi düzenlemeden önce sigortaya esas oluşturan risklerin tüm ayrıntılarıyla değerlendirilmesi, risk oluşturmadığı halde risk gibi algılanan durumların poliçe dışında bırakılması, risk taşımıyormuş gibi görünmesine karşın ağır risk oluşturan durumların ise mutlaka policeye alınması anlamı taşıyordu. Ayrıca sigortalanmadan önce küçük dokunuşlarla ortadan kaldırılabilen riskler de vardı ve bunların poliçeye alınıp prim yükünü artırması önlenebiliyordu. Sonuçta risk-prim-teminat üçlüsünün tam anlamda optimizasyonu sağlanıyordu.

Kolları sıvayıp çalışmaya başladık. Altı ilandan oluşan bir “teaser”la üç açılış ilanı hazırladık. “Teaser”lar, risk yönetimiyle tanışmamış sigortacılık anlayışının yarattığı sonuçları sergiliyor ve bunlarla dalga geçiyordu. Temmuz ayında yayımladığımız “teaser”lar beklenmedik bir ilgi uyandırdı. İlanlarda kullandığımız ve Emek Sigorta’nın da kimliğinde yer alan çek işareti aynı zamanda İktisat Bankası’nın kimliğinin de bir parçası olduğu için, bankaya pek çok telefon gelmiş ve ilanlardaki sigorta sirketinin adı sorulmuştu.

Hem Erol Aksoy hem de şirketin üst yönetimi durumdan çok memnundu ama, ısrarlı uyarılarımıza karşın inanılmaz bir yanlışı yapmaktan da kendilerini alamadılar. “Teaser”lar temmuz boyunca yayımlanmış ve araya ağustos girmişti.

Ağustosta herkesin tatilde ve yazlıkta olacağı gerekçesiyle açılış ilanının eylüle bırakılması istendi ve öyle de oldu. Ne dersiniz, müşteri bizden daha iyisini bilir her zaman... Eylül başında “Risk Mühendisliği”, “Risk Haritası” ve “Risk Yönetimi” başlıklarını taşıyan açılış ilanlarını yayımladık. Sigorta sektörü gerçekten yeni bir kavramla ve yeni bir yöntemle karşılaşıyordu. Kısa bir süre sonra sigortacılar demeçlerinde, “Eee biz ne yapıyorduk ki sanki... Bizim yıllardır yaptığımız da risk yönetimiydi, ama adını koymamıştık...” demeye başladılar. Ama atı alan Üsküdar’ı geçmişti ve Emek Sigorta risk yönetimi kavramını sahiplenmiş hatta bir de marka altı sloganı haline getirmişti.

Yumurtanın inadı

Bu kampanyanın en ilginç gelişmesini, Erol Aksoy’un Fransa’dan satın aldığı bir televizyon kanalını Show TV adıyla yayına sokmasından sonra yaşadık. O döneme kadar basın ilanlarıyla yetinen Emek Sigorta için risk yönetmini anlatan bir tv reklam filmi yapmamız istendi. Risk yönetimi soyut bir kavramdı ve uzun uzun anlatılması gerekiyordu; oysa televizyonda kullanacağımız süre 30, bilemediniz 45 saniye idi. Uzun çalışmalardan sonra risk yönetimini bir metaforla anlatma yolunu seçtik ve baş rolü bir yumurtaya verdik. Yumurta büyük bir kırılma riski taşıyor, bu risk yönetilmediği için de, masadan ya da mutfak tezgahından yere düşen yumurta kırılıyor ve karşılanması olanaksız bir hasara uğruyordu. Oysa yumurtadaki risk yönetilebilir ve risk bütünüyle ortadan kalkabilirdi. Bunu da, düşmek üzere olan yumurtayı alıp bir yumurta kabına koyan Emek Sigorta’nın eli gerçekleştiriyordu.

Başlangıçta bu filmi çekmek bize çok kolay gelmişti. Hatta dönemin ünlü reklam filmi yönetmeni Cemal Karman bile böyle düşünüyordu ve bir günlük çekim süresi öngörmüştü. Oysa Reşit Paşa’daki İmaj platosunda çekime başlayınca yumurtanın ne meret bir oyuncu olduğunu kısa sürede anladık. Tüm çabalara karşın yumurtaya, eğik bir düzlemde aynı çizgide yuvarlanma hareketini yaptıramıyorduk ve o yalpalanarak dilediği gibi hareket ediyor, bir sağa bir sola. Uzun süren çabalardan ve birkaç kasa yumurtayı telef ettikten sonra bu kez yumurtayı katı şekilde pişirmeyi denedik, sonuç değişmedi. Kabuğunu delip içine alçı doldurduk, sonuç yine fiyaskoydu... Uzun mühendislik hesaplarından sonra yaratıcı set işçileri özel bir aparat yapmaya karar verdiler ve çekim ertesi güne bırakıldı.

Ertesi sabah çekime başladığımızda kameranın önüne, objektiften görünmeyen bir parça eklenmişti. Bu parça yumurtayı alttan kavrayor ve eğimli yüzeyde kamera hareketiyle birlikte yukarı doğru itiyordu. Sorun çözülmüş ve aslında yukarı doğru itilen yumurta sanki aşağı doğru yuvarlanıyormuş gibi filme alınmıştı. Ünlü film hileleri ustası Fransız George Melier’den sonra bir film hilesini de biz gerçekleştirmiştik.

1991’de yayımlanmaya başlayan film çok beğenildi. Ve dört-beş yıl boyunca, kısa aralar dışında televizyonlarda gösterildi ve adeta bir reklam klasiği haline geldi. Hatta Marketing Türkiye bu filmi, Türkiye’de medyada en uzun süre yer alan televizyon reklamı olarak haber de yapmıştı.

Pazartesi, Nisan 09, 2007

Danimarkalı Montör Şahin Usta...

Uzun bir aradan sonra anılarımı yazmaya yeniden başlıyorum. Bu sürede beni yazmaya özendiren ve destekleyen tüm okurlarıma ve dostlarıma sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Bu kez, hayata dönüşün armağanı olarak, yaşadığım günlerde beni çok mutlu eden bir anımı aktarıyorum.

1968’in son baharı. TRT yıllarım. Bir yandan TRT Haber Merkezi’nde çalışıyor, bir yandan da Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın Yayın Yüksek Okulu’nun üçüncü sınıfına devam ediyorum. Merkezi sınav sistemiyle alınan öğrenciler dışında halen meslekte olanlar için de üç yıl üstüste yirmişer kişilik özel bir kontenjan tanınmış, açılan sınavı kazanarak üç yıl önce okula kayıt olmuştum. Özel izinli olarak hafta içi her gün 15.00’e kadar okula gidiyorum, daha sonra da 21.00’e kadar TRT’de çalışıyorum. Aslında okula da doğru dürüst devam ettiğim yok ya. Zamanı kitap okuyarak, fotoğraf çekerek ya da tanıdık yayınevlerine kitap kapağı yaparak geçiriyorum. Bazen de Forum’a gidip Hasan Hüseyin’e yardım ediyorum. Bu yüzden, benimle birlikte okula devam eden şefim Muammer Yaşar’dan da sık sık kibarca uyarılar alıyorum. O, aynı imkandan yararlanan diğer arkadaşlar gibi dersleri hiç kaçırmıyor.

Bir pazar günü TİP yöneticilerinden yakın dostum Yalçın Cerit geliyor eve. Sıkıntısı yüzünden okunuyor. O dönemde, Disk’e bağlı Yapı İş Sendikası’yla Ağaç İş Sendikası’nın birlikte kurduğu Yağaç Matbaası’nı yönetiyor. Matbaa, Danimarka İşçi Sendikaları üst örgütünün bu iki Türk sendikasına bağışladığı iki makineden oluşuyor. Bunlardan birisi yeni bir "Intertype", diğeri ise o dönemde dublex tabir edilen 1925 model bir baskı makinesi. "Intertype" çalışıyor ve çevredeki yayınevlerine dizgi hizmeti veriyor. Dublex makine ise üstü kâğıtlarla örtülü hareketsiz yatıyor.

Yalçın hoşbeşten sonra sıkıntısını açığa vuruyor. Matbaanın istediği gibi çalışmadığını, dubleks baskı makinesinin geldiğinden beri hiçbir işe yaramadan öylece yattığını, Ankara’da ve İstanbul’da ne kadar montör (matbaa makinesi onarımcılarına o dönemde montör denilirdi. Şimdi hâlâ öyle mi bilemiyorum) varsa gelip baktığını ama makineyi çalıştıramadıklarını söylüyor. Makineleri bağışlayan Danimarka’daki örgüte durumu bildirdiklerini, onların bir montör göndereceklerini, ama onun da beş altı aydan önce gelemiyeceğini söylüyor.

Bir yandan Parti yayınları bekliyor, bir yandan Kemal Çukurkavaklı sıkıştırıp duruyor, ne halt edeceğimi bilemiyorum” diyor. Kemal Bayram Çukurkavaklı, o dönemin tek sosyalist gazetesi Yeni Gün’ün patronu...

Dört yaşımda sünnet armağanı olarak önüme konulan ve kurulunca kafasını öne arkaya sallayarak seke seke yürüyen oyuncak ördeğin içini açıp da nasıl yürüdüğünü keşfetmeye çalıştığım ve babamdan büyük bir azar işittiğim günden beri mekanik konulara merakım ve yatkınlığım var. Bir yandan bu merakım, bir yandan Yalçın’a yardımcı olma isteği, bir yandan da TİP’li olmanın verdiği içgüdüyle, hiç tereddüt etmeden,

Şu makineye bir de ben bakıyım istersen” diyorum Yalçın’a. Yalçın umutsuz ve önemsemez bir tavırla,

Orda leş gibi yatıyor, işin gücün yoksa git biraz da sen oyna” diyor. Bedava bir oyuncak bulmanın sevinciyle ertesi sabah soluğu Yağaç Matbaası’nda alıyorum. Yalçın, Mehmet adında bir çocuğu çırak olarak veriyor yanıma. Önce üzerindeki bobin kâğıtlarını atıp makineyi keşfe çalışıyorum. Sinema-Tiyatro dergisini çıkardığım ve Akis’te çalıştığım dönemlerden makinenin bir eşini yakından tanıma fırsatı bulmuştum. Makine, yaklaşık 20 metre uzunluğunda, 2,5-3 metre yüksekliğinde bir demir yığını... Kurşun kalıplarla baskı yapıyor. Makinenin alt şasesinde bulunan kalıplarla, bobinden gelen kâğıdın önce bir yüzüne, sonra da kâğıt üst şaseden geçerken oradaki kalıpla da öbür yüzüne baskı yapıyor, merdaneler arasından ve konik bir düzenekten geçerek katlanan kâğıt kesiliyor ve gazete ya da dergi haline geliyor.

Bazı makul parçalarının dışında tır lastiği çapındaki dişlileri, kol kalınlığındaki bağlantı milleri ve genel müdür masası büyüklüğündeki şaseleriyle küçük bir lokomotife banzeyen 1925 model makineyi enine boyuna inceledikten sonra bir şey dikkatimi çekiyor. Makinenin parçaları, geldiği yerde sökülürken, aynı şekilde monte edilebilmesi için, bağlantı noktalarına harflerden ve rakamlardan oluşan işaretler çakılmış. Anlıyorum ki makine kurulurken bunlara hiç dikkat edilmemiş örneğin A/28 işareti bulunan mil, B/28’e, D/14 merdane yatağı B/14’e bağlanmış.

Tulumları giyip, çırağım Mehmet’in yardımıyla makineyi bir güzel söküyoruz. Sonra da bütün parçaları, konulan işaretlere göre yerli yerine dikkatle monte etmeye başlıyoruz. Yalçın da başımızda büyük bir keyifle bizi izliyor. Bu arada matbaaya gelip gidenler, makinenin hikayesini bildikleri için Yalçın’a beni gösterip, “yeni montör mü?” diye soruyorlar. O da büyük bir keyifle “Evet, Danimarka’dan beklediğimiz montör, makine yakında çalışacak” diyor. O yıllarda otuzlarında kumral bir genç olduğum için, tanıdıkların dışında herkes bu oyuna geliyor ve gerçekten Danimarkalı olduğuma inanıyor. Aralarında benimle çat pat İngilizce konuşmak isteyenler bile çıkıyor; ben büyük bir ciddiyetle, duymamış gibi davranıp işime devam ediyorum. İşin başında, her an bir parçasını kıracakmış gibi olmadık gürültülerle çalışan makine sakin sakin dönmeye başlıyor. Çok mutluyum, ünlü montörlerin sadece dikkatsizlikleri ve özensizlikleri nedeniyle başaramadıklarını başarmış olmanın kıvancını yaşıyorum. Hatta bu arada çevredeki matbaalardan teklifler bile aldığım oluyor.

Üç hafta kadar öğleden öncelerim okul yerine matbaada geçiyor. Öğleyin eve geldiğimde ise kendimi doğru banyoya atıyorum. Küvet makine yağı ve matbaa mürekebinden bir anda simsiyah oluyor. Kirden pastan arındıktan sonra da karnımı doyurup TRT’ye gidiyorum. Üçüncü haftanın sonunda makinenin montajı bitiyor ve prova baskıya geçiyorum. Haber çevrede hızla yayılıyor. İş yeri yakında olan Kemal Bayram Çukurkavaklı zaten başımdan eksik olmuyor. Bu arada TİP’li arkadaşların biri gidip beşi geliyor. Makinenin bir an önce çalışmasını ve Parti organı Proleter Gazetesi'nin burada basılmasını bekliyorlar.

Prova baskılar başarılı geçiyor, ancak bir sorunu bir türlü çözemiyorum. Kâğıdın iki ayrı yüzündeki baskı başlangıçta tam olarak üstüste çakışırken, baskı devam ettikçe kâğıdın akış yönünde birbirinden uzaklaşmaya başlıyor. Kâğıt akış ayarını ters yöne doğru düzeltiyorum, bu kez de baskılar o yönde kaymaya başlıyor. 300-400 saskıya kadar olan kayma, durumu kurtaracak düzeyde, ama kayma arttığı zaman, sayfaların katlamasında sorun yaratacak boyuta ulaşıyor. Bütün çabalarıma rağmen bu sorunu çözmeyi başaramıyorum. Yalçın çok tedirgin. Parti'den sıkıştırıldığını ve Proleter’in yeni sayısını burada basmak zorunda olduğumuzu söylüyor. Ben de büyük bir cesaretle, “basarız” diyorum.

Bir Cumartesi günü akşam üzerine doğru matbaa partililerle dolmaya başlıyor. Gelenler arasında kimler yok ki... O dönemde Parti’ye en büyük desteği sağlayanlardan üç doktor. Niyazi Tunga, Yavuz Erkoçak ve Leon Namer ilk gelenler arasında. Onların yanı sıra Parti genel merkez ve il yönetiminden görevliler, Proleter’in tam kadrosu, Ersin Salman, Aydın Aydemir, Kemal Çiftler, doğal olarak Kemal Bayram Çukurkavaklı ve şimdi anımsayamadığım daha pek çok kişi... Herkes Şahin Usta’nın gazeteyi başarıyla basmasını bekliyor. Bu arada gazetenin sayfaları hazırlanmış, baskıyı bekliyor. Ben, mağrur bir kumandan edasıyla makinenin başına geçiyorum. Çırağım Mehmet’le birlikte kalıpları yerleştiriyoruz ve ilk provalar basılıyor. Kayma sorunundan hiç söz etmiyorum. Bulduğum çözüm 300-400 kadar bastıktan sonra herhangi bir bahaneyle makineyi durdurmak ve ayarı değiştirdikten sonra yeniden yol vermek. Makine alkışlar arasında homurdanarak dönmeye başlıyor ve sortiden ilk Proleter’ler çıkmaya başlıyor.

Herkes eline bir gazete alıp dikkatle incelemeye başlıyor ve baskının gerçekliğine tanık olmanın mutluluğunu yaşıyor. Onların gözünde bir mucizeyi gerçekleştirmiş kahraman durumundayım. Büyük bir alçakgönüllükle tebrikleri ve teşekkürleri kabul ediyorum. Bir süre sonra da kalabalık mutlu bir şekilde dağılıyır. Biz baskıyı 5.000’e ulaştırmak için dura kalka çalışmaya devam ediyoruz.

Ben, yeni bir baskı işi olursa yardıma geleceğimi söyleyerek, bir ayı aşkın bir süredir ihmal ettiğim okula devam etmeye başlıyorum. Tabii makinenin o haliyle yeni iş almak ya da Kemal Bayram Çukurkavaklı’nın Yeni Gün’ünü basmak mümkün olamıyor. Aradan birkaç ay geçiyor, Yalçın Cerit beni arıyor ve matbaaya gelmemi söylüyor. Gidiyorum. Danimarka’dan beklenen montörün geldiğini, durumu ve makinede basılan Proleter’i görünce “Bu imkansız, bu makine bu haliyle bu işi basamaz” dediğini, sonra da çantasından iki parçalı bir aparat çıkararak, kâğıdın bobinden makineye girdiği yerde, gövdenin iki yanında bulunan boş vida deliklerine monte ettiğini ve kâğıdı onların arasından geçirdiğini anlatıyor. Adam sonra da makinenin hiçbir yerine dokunmadan zaten bağlı duran Proleter gazetesi kalıplarıyla deneme baskısı yapıyor. Alçak makine, bir milimetre bile sapmadan tıkır tıkır basıyor gazeteyi. Yalçın o aparatları gösterince, dişlerimin arasından, ona da duyurmadan sunturlu bir küfür sallıyorum Danimarkalılara...

Pazartesi, Mart 05, 2007

Hayata Dönüş

Sevgili dostlar,

Sevgili Selim Tuncer’in “ACİL BİR DURUM” alarmıyla başlayan serüven, “ACI BİR KAYIP” duyurusuna dönüşmeden, şimdilik mutlu sona dönüşüyor. Biliyorum ki bu duyuru ilerde bir gün, herkes gibi benim için de şu ya da bu biçimde mutlaka yapılacak. Ama kim bilir ne zaman?..

Herkes de öyle mi, bilmiyorum ama ben, yaşadığım son gelişmeleri hiç beklemiyordum ve hiç de üzerime alınmıyordum. Üstelik bunu da adeta efelenerek çevreme yansıtmaktan keyif alıyordum. Yaşımı söylediğimde karşılaştığım şaşkın bakışlar bu keyfi daha daha da artırıyor ve adeta kendimi ayrıcalıklı biri gibi görmeme neden oluyordu. Bu mutluluğu az yaşamadım, ama kazın ayağının öyle olmadığını da, 13 Şubat Salı günü beni sakin sakin sorgulayıp muayene eden hekimin elektrokardiyografi sonucunu gördükten sonra yüzünde oluşan tatsız ifade beynime çivi gibi çakılınca anladım.

Kalbimin alt yarısı üst yarısından gelen uyarıların ancak üçte birine uyum sağlayabiliyor ve sonuçta kalbim, normalin üçte biri hızda atıyordu. Üstelik bu hız her geçen gün daha da düşüyordu. Yani kalbimin yarısı bloke olmuştu ve çalışmıyordu.

Hekim, bunun önemli bir sorun olmadığını, ritmi düzenleyici bir pille kalp atışının normale dönüştürülebileceğini ve iki gün içinde taburcu olabileceğimi, ancak beni bu durumda bırakma sorumluluğunu üstlenemeyeceğini ve derhal bir anjiyografi çekilmesi gerektiğini söyledi. Serüven çok hızlı başlamıştı.

Aynı gün çekilen anjiyografi, ikinci ve büyük şoku beraberinde getirdi. Kalp damarlarımdan birisi tıkalıydı, diğer üçünde ise yer yer daralmalar vardı. Sonuçta sıra bana da gelmişti ve “bypass” kaçınılmazdı.

Bir anda sihirli bir elin devreye giridiğini ve inanılmaz bir mekanizmanın saat gibi çalışmaya başladığını gördüm. Hastane sizi, düğmesine basılmış bir otomatın çarkları arasın alıveriyor, akla gelmeyen gereksinimler umulmadık biçimde hızla karşılanıyor, tanıdık tanımadık kan vermek isteyenler sıraya giriyor, haberleşme trafiği inanılmaz bir hızda ve boyutta sürüyor... Bu evrede ben sadece sorulanları yanıtlayan ve söylenenleri yerine getiren bir robotum.

Peşpeşe gerçekleştirilen iki zorlu ameliyattan sonra yoğun bakımda sanal bir ortam... Vücudumun her bir yanından çıkan ince plastik hortumlar, tepemdeki monitörden gelen bip bip sesleri, birbiri ardı sıra girip çıkan hekimler, elinde hep bir aletle yaklaşan, ya kan alan ya serum takan mavi önlüklü hemşireler, kaçamak ziyaretçilerle uykuyla uyanıklık arasında yapılan birbirinin aynı konuşmalar...

Ve, 27 Şubat’ta hayata dönüş için evin kapısından içeri dikkatle atılan ilk adım...

Sevgili dostlarım,

Bu kısa süren hayati serüvenin zihnime çivi gibi çaktığı iki hayati uyarıda bulunmaktan kendimi alamıyorum:

Lütfen sigarayı derhal bırakın ve çevrenizdekilere de bıraktırın. Ben, dört buçuk yıl önce bırakmamış olsam, büyük olasılıkla bugün bu satırları yazamıyor olacaktım.

Lütfen, önemsizdir deyip geçiştirmeyin ve duyduğunuz rahatsızlıklarda mutlaka hekime başvurun. Ben yıllardır, mecbur kalmadıkça hekime başvurmama aymazlığının yol açtığı maliyeti, bugün belki de hayatımla ödemiş olacaktım.

Herkese teşekkür borçluyum.

Çok iyi bir sağlık kurumu Memorial Hastanesi’nde, çok değerli bir hekim Prof. Dr. Bingür Sönmez ve ekibinin tedavisi ile yaşama döndüm ve iyileşme sürecine girdim. Teşekkür ederim.

Başta sevgili dostum Selim Tuncer ve ailesi olmak üzere büyük bir ilgi ve sevgi halesi oluşturan tüm dostlarıma, yakınlarıma ve aileme yürek dolusu teşekkür ederim.

Huysuz intiyar yine aranızda... Bakalım gelişme onda neleri değiştirmiş, birlikte göreceğiz.